46 NUMARA (Bir istanbul Hatırası)
- Özgür Kılıçlar
- 24 Ağu 2019
- 22 dakikada okunur
İzmir’den ayrıldığımda sabah güneşi yeni yeni kavurmaya başlamıştı ortalığı. Garaja giden servisin içi ise alabildiğine serin. Dışarının sıcağından bunalmış servis şoförü, klimayı Allah’ına kadar kullanma konusunda kararlı el kol devinimleriyle içerinin ısısını düşürdükçe düşürüyor. Bir ara içerinin sıcaklığı göstergede 18 dereceyi gösteriyordu ki İzmir de 18 derece sıcaklıkta kazak giyilmese bile gömleğin üstüne süveter giyildiğini hatırlayıp şort ve t-shirt’lü halimle üşümemin gayet doğal bir durum olduğunu kendi kendime telkin etmeye çalışsam da soğuk havada hafif hafif zangırdamamı engelleyemiyordum. Servis şoförü de benim gibi zangırdıyor mu acaba? diye düşündüm. Zangırdamıyor olacak ki klimanın fanını açmayı da kutsal bir görev olarak düşünüp çeviriyor fan düğmesini, mavi çizgilerin en koyusuna. Şoförü dikizlemeye çalışıyorum yüzünü görebilmek için dikiz aynasından. Eğer yüzünde bir Eskimo’luk var ise, garibim kutuplarda alışmış ayaza tabi İzmir’in sıcağına gelince çöle düşmüş penguen gibi olmuştur diyeceğim. Yok eğer bildiğimiz Türk modeli bir sıfatla karşılaşırsam “ne bu soğukluk lan, kutba buz mu yetiştiriyorsun? Hasta mı edeceksin bizi?” adlı ilk giriş cümlesiyle başlayıp, arkasından sallayacağım seri ve de kallavi küfürlerle karşılaştığım sıfata sıçma ve de sıvama niyetindeyim lakin yüzü göremiyorum bir türlü. Göremiyorum çünkü servis şoförünün yola bakma gibi bir kaygısı yok. Sürekli gözü dikiz aynasında ya da İzmir’in körfez manzarasında. Onun yola bakma kaygısının olmayışı bize fazladan yaşam kaygısı yüklüyor ve bizi kaygıdan kaygıya savuruyor ki örnek verecek olursak, bariyere o kadar yakın gidiyoruz ki, bariyere çarpma kaygısına kapılıyoruz. Daha o kaygıdan kurtulamamışken öndeki araca milimetrik yaklaşıyor şoför, bu kez de, şimdi öndeki aracın tamponuna çarpacağız kaygısına savruluyoruz. Bu kadar kaygı bize yetecekken şoför efendi yetersiz olduğunu düşünmüş olacak ki sanki bir başka kaygıya start vermek ister gibi elini kafasının üstüne kadar kaldırıp bırakıyor ve yerçekimine kayıtsız kalamayan kırılasıca eli aracın sinyal düğmesine çarparak sola sinyal vermesini sağlıyor. Bu kez de Allah’ım öndeki aracı sollayacak galiba kaygısına kapılıyoruz. Sollasın, biz sollamasın demiyoruz. Bizi kaygılandıran sollarken hala körfez manzarasını izliyor oluşu. Biz böylece, o kaygı senin aman efendim bu kaygı benim diyerek, kah yüreğimiz kah midemiz ağzımıza gelerek varıyoruz otogara. İniyorum kutup soğuğu servisten, at boku İzmir sıcağına. Soğuktan sıcağa bu ani geçişten ötürü kısa fakat keskin bir “eriyor muyum lan yoksa?” kaygısı bedenimden ter marifetiyle süzülüyor yere. Damlayarak akıp gidiyor.
Otobüsün kalkmasına 10-15 dakika var. Bu kadar soğuğun mesaneye olan doğal etkisi sonucu tuvalete gitme ihtiyacı hissediyorum. Otobüsü kaçırma korkusuyla adımlarımı açarak önce üstünde WC yazan tabelaya sonra da tabelada gösterilen ok yönüne doğru ilerliyorum. Bu hızlı yürüme sırasında hafif sarsılan mesane bölgesi daha çok işeme ihtiyacı doğuruyor. Yol biraz daha uzun olsa bırakacağım ihtiyacımı bacaklarımın arasından yere süzülecek. Yolu kaybetmek istemeyerek etrafa ekmek kırıntıları atan Hansel ve Gratel isimli gerzek kardeşler gibi otobüse gidene kadar yer yer “s” şeklinde, yer yer dolambaçlı bir çizgi oluşturacağım neredeyse. WC’ye varır varmaz yanaşıyorum bankoya ve bir miktar çiş ücretini bırakıyorum adamın önüne. Zira çıkarken veremiyorsunuz parayı çünkü aşmanız gereken bir turnike var tuvaletle sizin aranızda. Bir nevi huzura ermek için turnikeden geçmek zorundasınız. Turnikeden geçebilmek için tuvaletçi amcanın önünde duran butona basması gerekiyor ki huzur turnikesinin kilidi açılabilsin. O tuvaletçi amca babanızın oğlu olmadığından ve sizin kara kaşınıza kara gözünüze hayran olmamasını dilediğinizden mütevellit parayı almadan basmıyor butona. Tuvaletçi amca butona çabucak bassın diye bozuk para veriyorum düşünceli müşteri timsali sırtışımla. Kaybedecek zaman yok. Tuvaletçi amcanın matematik bilgisi konusunda bir fikrim yok çünkü. Beşten üçü çıkaramayan bir tipe rast gelme olasılığım çok yüksek. Zaten bu fikri karşımda tuvaletçi amca olarak duran sıfat veriyor bana. Bozuk parayı tek ayağım havada olarak ve mümkün olduğu kadar mesanemi sıkarak veriyorum. Parayı alıp buyur ediyor beni tuvaletçi amca rahatlama bölmesine lakin nasıl sıkışmışsam tuvaletçi amcanın butona giden elinden daha hızlı varıyorum turnikeye ve sert demire çarpıp kalıyorum. Tabi bu çarpmanın etkisi kolay atlatılmıyor benim gibi çok sıkışmış bünyede. Daha fazla sıkmak gerekiyor mesaneyi ve bunu da ancak bacaklarınızı birbirine olması gerekenden daha çok yaklaştırarak yapabiliyorsunuz ve bir müddet böylece durmak zorundasınız. Ben öyle durunca tuvaletçi amca acele etmem gerektiğini vurgulamak istercesine butona iki kez basıyor üst üste. Bir dakika lan tuvaletçi amca, acele etmeyiniz. Yoksa salacağım buraya her şeyi, verdiğim parayı da geri alıp gideceğim sonra paspas telaşına düşeceksin. Derin bir nefes alıp tekrar hareketleniyorum turnikeye. Karın bölgem çarpmasın diye elimle itiyorum bu kez turnikenin soğuk demirini ve evet artık içerdeyim. Olimpiyatlarda ipi göğüsleyen 100 mt koşucusu gibi hissediyorum kendimi. Ağır çekim yaşıyorum her şeyi. Bir elimle tuvalet kapısını açarken diğer elimle şortumun düğmesini açıyorum, içeri girdiğimden tam emin olduktan sonra ellerim yer değiştiriyor. Bu kez kapıyı açan elim düğme açma görevini alırken, biraz önce düğmenin yarısını ilikten çıkaran elim kapıyı kapatıyor.
Ne kadar sıkmışsam, birden gelen rahatlamadan sonra otobüs koltuğunda buluyorum kendimi. Aradaki zaman dilimi hafızamdan silinmiş. Varsın silinsin zaten gereksiz. Bunları düşünürken otobüsün motorunun çalıştığını kıçımın vibrasyonu ile algılıyorum. Hani argo bir deyim vardır ya “her şeyi götünden anlamak” diye. İşte bu deyimi birebir yaşıyorum o an. Açık kapıyı tıslatıyor kaptan. Tek tıs sesinde kapanıyor kapı. Önce kıçın kıçın gidiyor otobüs sonra ani bir manevrayla dönüyor önünü yola ve burnun dikine başlıyor gitmeye. “Anaaa kalktık, gidiyoruz” demeden otogardan çıkıyor otobüs. Adet olduğu üzere otobüsün aslanım muavini açıyor mikrofonu ve yine adet olduğu üzere aslanım muavin kısa bir tıslama sesi yayıyor mikrofon ve hoparlör marifetiyle otobüsün içine. Kısa tıslamadan sonra bir nefeste ve de gerektiğinden fazla burundan konuşarak kaptan şoförün ve kendisinin ismini, yolun normal şartlar altında ne kadar süreceğini, nerelerde çay ve çiş molası verileceğini, telefonların kapatılmasa bile en azından sesinin kısılmasını, genelde sık yaşanan şeyler ise ayakkabıların çıkarılmamasını, tanımadığımız kişilerden yiyecek içecek alınamamasını anlatan ve kendi içinde bin bir çelişki taşıyan anonsu yapıyor. Bu uzun anonslarda hep şunları merak etmişimdir: Bir, “kaptan şoför” ne demektir? ya kaptandır ya şoför durduk yere kıdem yapmanın, caka satmanın ne anlamı var. Duyan da Titanic’i kullanıyor sanır. İki, normal şartlar altında yolculuk şu kadar saat sürecek. İyi tamam sürsün buna bir itirazımız yok lakin normal olmayan şartlar nedir peki? Haziranın ortasında kar yağacak değil ya. Üç, tanımadığınız kişilerden yiyecek içecek alınmaması. Evet alınmasın. Alınsın demiyorum. Ama ben bu otobüste kimseyi tanımıyorum ki. Aslanım muavin de dahil buna. O bana zırta pırta su içer misiniz? Yok kolonya sürünür müsünüz? Diyor. Burnuma saatte bir kektir krakerdir dayıyor. Yolculuk değil sanki aslanım muavine güne gitmişiz bir kısır eksik. Aslanım muavini tanımıyorum. İlk defa görüyorum. Sadece o değil otobüsteki herkesi ilk defa görüyorum. Bir otobüs dolusu insanın birbirlerini tanımadıklarını nereden bileyim? Belki hepsi de aynı amaç için toplanmış insanlar. Beni uyutup soyacaklar. Her anlamda soyacaklar belki nerden bilebilirim? Buna benzer düşünceler içerisinde yarı uyur dinliyorum aslanım muavini. Aslanım muavin bir nefeste bitiriyor anonsu. Belli ki Türkçe ve dilbilgisinden sınıfta kalmış. Noktadan, virgülden bihaber. Tonlama, vurgu desen hiç yok. Belli ki işin en sevmediği kısmı bu anons. Bitse de kurtulsam telaşı içinde. Tipik topluluk önünde konuşamam ben tavrı. Sıkma lan kendini aslanım muavin. Dünyanın sırrını vermiyorsun ki bize. Gereksiz bilgiler sunmaktasın. Bir şey istediğimizde ikaz düğmesine basmamızın yeterli olacağını söylüyor. Hiçbir otobüste ikaz düğmesinin tek başına işe yaradığına şahit olmuş değilim. Gündüz düğmeye basıp arkasından birkaç kez de “Bakar mısınız ulan?” diye seslenerek ihtiyacınız olan suyu ya da kolonyalı mendili isteyebiliyorsunuz. Fakat gece yolculuklarında insanların çoğu horul horul uyudukları için ses de çıkaramıyorsunuz. Düğmeye basıp yaklaşık yarım saat bekledikten sonra muavinin uyumuş olduğunun bilincine varıyorsunuz. Sonra belki şoför görür diye elinizi kaldırıyorsunuz. Takriben beş on dakika havada sabit duran el ister istemez dingildemeye başlayınca “ulan yoksa şoförde mi uyudu?” telaşı içinde elinizi sağa sola sallıyorsunuz ki otobüsün içinde otobüstekilere el sallayan salak konumuna düştüğünüzün net olarak bilincinde oluyorsunuz. Kafamı çeviriyorum cama doğru yolculuğun biteceği anın hayalini kurarak.
Akşam saatlerinde varıyor otobüs İstanbul girişine. İstanbul size, meşhur sıkışık trafiğiyle hoş geldiniz diyor. Hadi diyelim biz hoş geldik de pek hoş bulmadık bu İstanbul trafiğini. Kimi zaman adım adım, kimi zaman “lan açıldı trafik herhalde” umuduna kapılarak akrebin peşine düşmüş yelkovan gibi kovalıyoruz zamanı. Bu sırada cebimde kimi titreşmeler yaşanıyor. Bozukluklarla telefonu aynı cebe koyduğumdan dolayı titreşen telefonla çarpışan bozukluklar ses çıkarmaya başlıyor. Otobüsün içinde titreyip ses çıkaran bir cebe sahibim. Japonlar yapıyorlar abi edasıyla çıkarıyorum telefonu. Geleceğimi önceden kendisine deklare ettiğim keyif insanı Nibiru kod adlı arkadaşım arıyor. Açıyorum telefonu üzerine İstanbul trafiği bindirilmiş stresimle. Karşı taraftaki ses rahatlatıyor beni biraz. Keyifli bir “nerede kaldın?” sorusuyla burun buruna kalıyorum. Her ne kadar “burun buruna kaldım” cevabı vermek istesem de tutuyorum kendimi. Adamakıllı bir cevap vermek niyetindeyim lakin veremiyorum. Söyleyebileceğim tek şeyi söylüyorum “İstanbul’a girdik hacı. Böyle gidersek onbeş seneye kalmaz oradayım” diyorum İstanbul’a at sırtında giren Fatih gibi. Otogara inince araşılması konusunda hemfikir oluyoruz hemşehrimle, hemzemin geçitte, hem…
Otogara iniliyor uzun bir süre sonra. İstanbul bildiğin serin bir memleketmiş hissi uyanıyor biraz üşüme hissedilince. Alelacele telefona sarılıyorum. Geldiğimi bildirmem gereken birkaç öbek insana telefon edilmesi zorunluluğu var çünkü. Sırayla ailemi, sevgilimi, arkadaşlarımı aradıktan sonra Nibiru’yu en sona bırakıyorum. Son aranan birkaç yüz insanın telefon numaralarını geçip Nibiru’nun numarasını bulup basıyorum yes tuşuna. “Nibiru?” Diyor telefon. Yes dedik ya İngilizcen kıt mı senin siniriyle bir yes daha tuşluyorum. Bol bulmuşum yes’i tuşluyorum işte en tuşavurumculuğumla. Telefon değil Kenan Işık mübarek. Emin misiniz? Son kararınız mı? Yalan söylüyorsanız şurdan şuraya gitmek nasip olmasın mı? Bir de anama danışmak mı istiyorsunuz? Gibi bezdirici sorulardan sonra arıyor Hz. Telefon kadim Nibiru’yu. Nibiru ile konuşuluyor bir süre. Nerde inileceğini, nerde buluşulacağını kesin ve net talimatlar olarak sunuyor bana. Hay hay diyerek kapatıp servise biniyorum. Bir süre servisin içinde oturuyoruz. Misafirliğe gelmiş gibiyiz servise. Neredeyse biri “Eeee... daha daha nasılsınız?” diyecek. Ne bekleniyor bilinmiyor. İlk beş on dakika otogarı, bekleyen insanları izliyorum. Veda renginde hüzünler, kavuşma tonunda sevinçler geçiyor servis penceresinden. Bunları izlerken anlamsızca birden gelip yerleşiyor zihnime “ne bekliyoruz?” sorusu. Vahiy gibi iniyor soru. Bir titremeyle geliyorum kendime “Ne bekliyoruz ulan?” Sorunun muhatabı servis şoförü koltuğunda kaykıldıkça kaykılmış, yakmış sigarasını, radyoda keskin arabesk inildemeler. Kaç kadeh kırılmış sarhoş gönlünde, bir türlü kendini avutamamış, kaç gece ağlamış böyle gizlice, ne yaptıysa onu unutamamış. Bir de bunu kandırmışlar şarkıdan o anlaşılıyor. Her sevgi zamanla biter demişler, bununki bitmemiş anlayamamış. Bakmışlar olmuyor sonra nasihat etmişler şarkıcıya: Bu aşktan hayır yok unut demişler, ne yapmışsa onu unutamamış. Ağzını yaya yaya söylediği bu şarkı bitiyor, biten şarkıdan sonra kim bilir kaç tane yayık ağızlı şarkıcıdan yayık ve de kayık şarkılar dinliyoruz serviscek ve fakat şoförde kıpırdanma yok. Kaykıldıkça kaykılıyor adam sigarası iki parmak arasında. Yok ben daha fazla dayanamayacağım isterse dövsün kardeşim soracağım ben diyerek girişiyorum cümleye. Başına pardon koyuyorum ki, bak adam gibi soruyorum adam gibi cevap ver mesajı içeriyor o pardon. “Pardon, daha bakleyecek miyiz?” sorum otobüsün içinde dolana dolana şoförün kulağına ulaşıyor. Şoför sorumu kulak arkası ediyor. Herkesin gözü şoförde. Hazret ne buyuracak acaba merakı ile bakıyorlar. Hafifçe doğruluyor yerinden. Gözlerimiz şoförün iki dudak arasında. Kıpırdıyor dudaklar ama bariz bir cevap duyulamıyor. Sanki biraz önce etli yemek yemiş de dişlerinin arasında kalan parçaları temizliyormuşçasına bir ses çıkıyor dudağından. Anlamak için sesin bana doğru gelişini seyrediyorum. Çabuk gel lan ses dalgası çatlayacağım şimdi merakımdan. Nihayet kulağıma ulaşıyor ses. Çabuk ulaşsın diye kulağımı uzatmışım şoföre zaten. “beş dakkaa”. Lütfetmiş paşam beş dakika sonra kalkacakmışız. Derin bir nefes alıp, aldığım nefesi karbondioksit olarak burnumdan salıyorum. Bir hayli ses çıkarmaya dikkat ederek. Şoför paşa çıkardığım sesteki “ulan dua et başka servis yok, yoksa senin şuracıkta ağzını burnunu dağıtmasını bilirdim. Dua et gurbet eldeyim” mesajını algılıyor olacak ki dikiz aynasından bakıyor mel mel. Dikiyorum gözünün bebeğine gözümü dikiz aynasından. Gözüm, şoförün gözbebeğinin ırzına geçmek üzereyken çeviriyor kafasını dışarı doğru. Ağır ağır hareketleniyor servis. Kimi caddeler geçiliyor, kimi köşe başlarında sebepsiz bekleniyor. Ben duruyorum oysa, penceremden akıyor İstanbul…
Sonunda Nibiru’nun talimatlarında belirttiği yerde atıyorum kendimi servisten. Dar fakat kalabalık bir kaldırımda duruyorum bir süre. Sağa sola bakıyorum ve fakat Nibiru’yu göremiyorum. Önemsemiyorum pek. Ben görmesem bile Nibiru beni muhakkak görür. Koyu tenli bir insan olarak inadına beyaz giyinmiş bulunmaktayım çünkü. Gündüz feneri gibi duruyorum kaldırımda. İki kilometre öteden fark edilebilir durumdayım. Bir süre sonra Nibiru geliyor. Tokalaşıyoruz, öpüşüyoruz, selamlaşıyoruz ne tarafa gidileceği konusunda kararsızım. Aptalca bir kararsızlık benimki. Yolu bilmiyorum ki. Nibiru’nun kılavuzluğunda buluyorum yönümü. İki adım yürüdükten sonra “taksiye binelim” diyor Nibiru. Binelim diyorsa binilmesi gerekiyor düşüncesi içindeyim. Biniliyor bir sarı taksiye. İyi akşamlaşıyoruz taksi şoförüyle. Bir gün içinde hayatımdan bir sürü şoför geçiyor. Nibiru şoföre gideceğimiz yolu izleyeceğimiz istikametle birlikte söylüyor. Havadan sudan konuşma niyetindeyiz biraz. İlk önce havadan bahsediyoruz. İstanbul’un biraz serin olduğunu söylüyorum. Nibiru “Eee Arabistandan geliyorsun. Tabi ki soğuk gelecek sana” diyor. Bir anda şoförün dikiz aynasından baktığını hissediyorum. Aynada göz göze gelir gelmez “Arabistan’dan mı geliyorsun abi?” sorusunu çok ciddi olarak soruyor. O kısa an içinde benim Arabistan’dan gelmiş olabileceğime, hatta petrol kralı olabileceğime kendisini inandırmış. Bakışlarından anlıyorum. İki kelime Arapça bilsem şoförü kandırmamamız mümkün değil. Zaten bizim kandırmamıza da gerek yok. Kanmış bir kere kendisi. “Evet Arap’ım ben” diyerek gevrek gevrek gülmem onu biraz hayal kırıklığına uğratsa da inancından vazgeçmiyor. Öyle ya petrol kralı zengin bir Arap müşteri. Bahşiş olarak bir bidon petrol bırakabilirim her an için. Daha fazla kendisini bu düşüncelere kaptırmasını istemiyorum. “Yok ya Ne Arap’ı, İzmir’den geliyorum” diyorum. Konuşmamızın havadan kısmı taksi şoförünün sanılarıyla bitiyor. Sudan kısmına gelemeden taksi evin önüne yanaşıyor. İniyoruz sanılı sarı taksiden. Mavi renkli bir apartman kapısından girip çıkıyoruz birkaç kat. Sonunda bir kapının önünde duruyoruz. Nibiru açıyor kapıyı, buyur ediyor içeri. Son bir hamleyle atıyorum kendimi koltuğa. Rahata ve huzura kavuşuyorum. Nibiru hemen ikramlara başlıyor. Yoldan gelmişim, açımdır muhakkak kararları veriyor kendi kendine. Çabuk ve seri şekilde önüme yemeğimi koyuyor. Çabukluğuna şaşarak yiyorum. Arkasından çay geliyor. Sanırım otuz beşinci bardaktan sonra artık içmesem diyorum. Fakat Nibiru “tamam birer tane daha içelim” diyor. Böyle böyle kırkıncı bardakta noktalıyoruz çay faslını. Uzun uzadıya sohbet ediyoruz. Bilim kurgu yapıyoruz kendi çapımızda. Uzaylılardan 2012’den dem vuruyoruz. Demli çaylara katık ediyoruz. Sonunda uyunması konusunda karar veriyoruz.
Devrisi gün erken kalkıyorum. Ya da ben erken kalktığımı sanıyorum. Oysa Nibiru benden önce kalkmış, çayı hazırlamış, kahvaltı zaten hazırda bekliyor. Kalkar kalkmaz sofra hazırlanıyor. Kah televizyona bakarak kah iki lafın belini zedeleyerek ediyoruz kahvaltımızı. Bu gün İstanbul’a asıl geliş nedenim olan sınava girme telaşı içindeyim. Nibiru metroya kadar bırakıyor beni. Yol boyunca nasıl gideceğimi tarif ettiğini unutarak tekrar tarif ediyor. Sınav yerini bulamayacağım gibi bir endişem yok. Nibiru dan detaylı tarifi bir çok kere dinledim. Metro istasyonunda ayrılıyoruz sınavdan sonra telefonlaşma kararı vererek.
Sınavdan çıktığım gibi telefonumu açıyorum. Kim aramışlara bakıyorum. Pek çok arayan var. İstanbul’a indiğimde yaptığım gibi bir öbek insan tekrar aranıyor. Sınav hakkında malumat veriliyor. Sevgilim daha detaylı malumat istiyor. Sınav nasıl geçti? Soruların kazık boyutları neler idi? Ne sordular? Kaç net çıkar? Kaç yanlış var ve neden yanlış var? Gibi sorulara cevaplar veriliyor. İyi dileklerle kapanıyor telefon. Kararlaştırdığımız üzere Nibiru aranıyor. Son arananlardan tekrar buluyorum Nibiru’nun numarasını basıyorum yes’e. Sen misin yes’e basan. Nibiru? Diye soruyor telefon yine. Lan telefon delirtme beni. Ölümcül bir hata değil ki bu? Nibiru’yu aramak istemediğim halde Nibiru’yu arasam ne olur sanki? Yes diyoruz daha ne Kanan Işıkengiz sorularla bezdiriyorsun beni. Sonunda Nibiru’nun telefonu çalıyor. Sınavdan çıktığım bildiriliyor kendisine. Taksim’e gelmemi buyuruyor kendisi ve gelince telefonlaşmamız gerektiği konusunda hemfikir olunarak kapatıyorum Kenan Işık model telefonu. Derin nefes alarak atıyorum kendimi İstanbul’un boğan, bunaltan trafiğine.
Taksim anıtının altında konuşlanmış Nibiru. Kara güneş gözlüklerinin ardından bakıyor gelen geçenlere. Uzaktan el sallıyorum bana baktığını sanarak. Ondaki hareketsizlikten anlıyorum beni görmediğini. Biraz daha yaklaşınca fark ediyor beni ve el sallayarak burada olduğunu belirtiyor. Ben de gördüğümü belirtmek için el sallıyorum. Kalabalık taksim meydanında birbirine 10 metre mesafeden el sallayan iki güneş gözlüklüyüz. Bilinçli değil tabiki de hareketimiz. Refleks olmuş artık buradayım el sallayışı bizde. Değil 10 metre, 10 saantim mesafede de olunsa sallanacak o el. Belki de kalabalık içinde kabuğumuza çekildiğimizdendir. Çekingenlik belirtisidir belki de el sallamak böyle. Kimseye fark ettirmeden fark edilme telaşının dışavurumu olsa gerek bu anlamsız el kol hareketleri. Yanına varır varmaz yürümeye başlıyoruz. İstiklal’in girişinde ister istemez duruyorum. İstiklal ağzına kadar silme insan dolu. Bulunduğum yerden bakınca insandan oluşmuş bir deniz gibi görünüyor ve yürüdükçe insanlar dalgalanıyor deniz. Gözüm korkuyor bu denizden. Ortasına kadar gidip boy verecek halim de yok pek. Hemen girişte bir simit sarayına buyur ediyor Nibiru. Giriyoruz. Yiyecek bir iki parça şey alıp yukarı kata çıkıyoruz. Şanslı mıyız neyiz? Biz yukarı kata çıkar çıkmaz balkonda İstiklal Caddesi manzaralı bir masa boşalıyor ve hemen bu fırsatı değerlendiriyoruz. Nibiru’nun yaptığı telefon görüşmesinden, yerimizi tarif edişinden İzmir’den gelen diğer iki kişinin geleceğini anlıyorum. Maria Elena ve Şeb kod adlı diğer İzmir sakinleri. Onlar gelene kadar Nibiru ile birlikte İstiklalde gezme kültüründen, gelip geçen insanlardan konuşuyoruz. Bu sırada bir polis yoğunluğu dikkatimizi çekiyor. Biz sohbet ederken Nibiru’nun telefonu çalıyor. Telefon konuşmasından geldiklerini anlıyorum. Nibiru yerimizi tarif ediyor. Telefonu kapatır kapatmaz yanımızda beliriyor iki adet gülen göz. Hoş geldinizler, hoş bulduklar, hal hatır sormalar eşliğinde dönülüyor masaya. Az önceki polis yoğunluğunun nedeni ellerinde pankartlar, dillerinde sloganlarla
İstiklal’in girişine gelen Atv-Sabah grubu çalışanlarından anlıyoruz. Tam da grevdeki işçilerin eylemi üzerine denk gelmişiz. Polis barikatı kuruluyor. Sloganlar savruluyor İstiklal’in her köşesine. Grevciler geçemese de polis barikatını, sloganları hiçbir engele takılmadan geziniyor İstiklalde. Sonra sessizce dağılıyorlar. Biz de kaldığımız yerden devam ediyoruz konuşmamıza. Az buz değiliz hani, dört kişiyiz biz de. Yürüsek toplu yürüyüş kanununa muhalefetten tutuklanabilme ihtimalimiz çok yüksek. Kalkılması İstiklal’de şöyle bir turlanması konusunda karar veriyoruz. Okulu kırıp arka bahçede buluşan öğrenciler kadar şen kalkıyoruz masadan.
İstiklal’de salınıyoruz. “İştanbull şook guzeel… şiş kabep şook guzel” tavrında Turist Ömer tadında gezinmekteyiz. Önümden çok yanımızdan yükselen binalara bakmaktayım. Bir köşede unutulmuş gibiler. Merak ediyorum doğrusu. Böyle kalabalıkta unutulmuş olmak nasıl bir duygu. Unutulmuş olmalarına, bakımsızlıktan dökülmelerine rağmen dimdik ayakta durabilme onurunu biz insanlar gösteremiyorken hele hayranlığım birkaç kat artarak devam ediyor. Salına salına geliyoruz İstiklal’in sonuna. Bir sokak grubunu çalgılarını akort ederken buluyoruz. Defte Bob Marley’in İstiklal Şubesi, gitarda Erkin Baba’nın gençliği tipler. Diğerlerini bir şeye benzetemiyoruz lakin oldukça özgün tipler. İnceden bir Aşık Veysel türküsüne girişiyorlar. Bir süre dinliyoruz. Nibiru ile daha çok darbuka çalan adama takmış durumdayız. Kemerli burnuyla tipik bir Erzurumlu olduğu konusunda hemfikir oluyoruz. Oradan da demir alıp bir yokuştan aşağı salınıyoruz. Yokuş aşağı inerken Nibiru’nun bu yokuş üzerinden 10 çift çorap aldığını eve gidip baktığında ise yirmi tek çorabı olduğunu, bunlardan kimisini toz bezi yaptığını dinliyoruz. Galata kulesinin yanından kıvrılıp, Galata Köprüsü’nün yanında buluyoruz kendimizi. İşte bir müzik grubu daha. Fakat türk olup olmadıkları konusunda karar veremiyoruz. Tipler bariz Kızılderili, Ekuador’lu olma ihtimalleri yüksek, lakin birinin ayağına giydiği kahverengi plastik tuvalet terliği bizi biraz şüpheye düşürüyor. Sherlock Holmes şüphemizden vazgeçmeyip diğer tipleri süzüyoruz. Bir diğerinin siyah terlik içindeki beyaz çoraplı ayağını görünce Türk oldukları konusunda emin oluyoruz. Belki de “Kızılderililer Türk’tür” tezi doğrudur. Belki de gerçekten buz devrinde buzullar üstünden yürüyerek ki zaten yürümekten başka seçenekleri yok, Amerika Kıtası’na giden atlarımızın torunlarıdır. Bir süre daha dinledikten sonra balıkçıların arasından geçip nihayet yürümeye son veriyoruz. Deniz kıyısına masa atılmış insanlar oturup balık yemekte. Biraz alkolsever bir grup olduğumuzdan ötürü iyot kokusuyla birlikte alkolün tadı başka olur düşüncesiyle denize sıfır bir masa seçiyoruz kendimize. Lakin biraz önceki Sherlock Holmes şüphesini üstünden atmayan Nibiru, garsona doğru ilerliyor. Bir süre garsonla fısıldaştıktan sonra bize dönüyor süzülmüş olarak. Deniz kıyısına bu masaları atmayı akıl etmiş ticari zekanın burada alkol satmayı akıl edemediğini kimi yasal zorunluluklar maskesi altına bu salaklıklarını sakladıklarını bildiriyor. Üzülerek ayrılıyoruz oturamadığımız masamızın yanından. Olsun bize yer mi yok? Arkamızı döner dönmez biraz daha geride konuşlanmış başka bir ticari zeka ürünü plastik masa sandalyeli bir balıkçı buluyoruz. Biraz önce edindiğimiz tecrübeden hiçbir boş masayla sıcak temas kurmadan önce garsondan alkol olup olmadığını soruyoruz. “var” yanıtı bizi şaşırtıyor. Buradaki ticari zekanın yaklaşık on adım önündeki ticari zekadan üstün olduğunu anlıyoruz. Ne yani kanun 15 adımda değişiyor mu? Burası satabiliyor da orası neden satamıyor? Düpedüz zeka farkı işte. Rahatça kuruluyoruz masaya. Bira söyleniyor, kalamar rica ediliyor. Başlıyor bir tatlı sohbet. Nibiru’nun öğretmenlere verilen madde bağımlılığı ile ilgili semineri uzuyor en çok. Maria Elena bir ara artık insanların, evde madde kullanıyorlardır diye çocuklarını komşularına bile göndermediklerini söylemesi üzerine Nibiru’nun evde kullanılan maddeler: madde 1 eve geç gelmeyeceksin, madde 2 derslerine çalışacaksın adlı esprisi hafızalara kazınıyor. Şeb’in kısa filminden bahsediliyor Nibiru’ya tarafımdan beğenildiği, dikkat çekici olduğu anlatılıyor. Bu sırada biralarımız geliyor kağıtlara sarılı olarak. Şaşırıyoruz. Yoksa biraz önümüzde deniz kıyısına masa atmayı akıl etmiş ticari zekaya haksızlık mı ettik duygusu yayılıyor. Gerçekten yasak mı? Yasak değilse bu biralar neden kağıtlara sarılı. Yoksa sadece bize özel mi? Zekasına hakaret ettiğimiz ticaret kişisinin bir oyunu mu bu? Yan masalara bakıyoruz. Durum orada daha vahim. Rakı kadehleri de sarılmış kağıtlara. Gereksiz bir parkta içki içme havası verilmiş olduğunu anlıyoruz. Sebebini anlayamıyoruz. Kahkahalarımız biraz önce oturamadığımız masaya burun kıvırarak Marmara denizinin üstünden geçiyor. Demir alma vaktinin geldiği anlaşılıyor. Kalkılıyor masadan. Otobüs durağına çıkılıyor. Ya da ben otobüs durağına çıkıldığını zannediyorum. Halbuki tramvay durağı imiş çıkılan. Geliyor garip mavi tramvay kapılarını açıp buyur ediyor bizi içeri. Tramvayda durakları anons eden ses çekiyor dikkatimizi. Kadının o kadar şuh bir sesi var ki, insanın orada sevişesi geliyor. Acaba diyoruz gecenin belli saatlerinde mi koyuyorlar bu sesi. Ses bir hayli kırmızı noktalı. Bir Cevizlibağ deyişi var ki, insan o an ceviz ağaçlarının altında fanteziler kurmaya başlıyor. Merak ediyorum sesin sahibini. Yanımda merakım, Nibiru ile birlikte varıyoruz eve. Yorgunluk diz boyu. Fazla oturamadan sızma hissi uyandırıyor biz de. Sızılıyor. İstanbul gecesine salıyorum düşlerimi….
Devrisi gün kalkılıyor. Topkapı gezilecek. Kahvaltı ediliyor. Bu gün İzmir’döneceğim için otobüs şirketini arıyorum. Telefondaki ses üzülerek benim istediğim saatlerde hiç yerlerinin olmadığını gece saat 1:00’da sadece 45 numaranın boş olduğunu bildirince bari bunu kaybetmeyeyim düşüncesiyle ayırtıyorum koltuğu adıma. Çantalar alınıyor. Fotoğraf makinesi unutulmuyor evden çıkılıyor. Başlıyor bir yolculuk. Yol boyunca kılavuzluk ediyor Nibiru. Otobüsün penceresinden kimi yereler gösteriyor. Gösterdikleri yerlerden ilgimi en çok Dolapdere çekiyor. Bildiğimiz Tepecik işte. Birbirine yakın evler, evlerin birbirine yakın olmasından kaynaklı dar sokaklar. Evden eve gerilmiş iplere asılı rengarenk çamaşırlar. Çamaşırlardan süzülen suların altında serinleyen, top oynayan çocuklar, köşe başlarını tutmuş elinde sigarası sağı solu kesen bitirim tipler. Velhasıl hayatın tam içi. Bir yerde bırakıyor otobüs bizi. İndiğimiz yerden Topkapı’ya yürünecek. Anlıyorum ki, bu koca kentte gitmek istenilen yere tek hamlede gidilemiyor. İllaki bir iki araç değiştirmek zorundasınız. Haklı da buluyorum. Belediye ne yapsın o kadar çok mahalle, o kadar çok semt var ki, hangisine gidilsin, o kadar otobüs mü var? O kadar otobüs olsa İstanbul’da trafiğe değil arabayla, yaya olarak bile çıkılmaz ki. Yürünecek Topkapı’ya lakin nereden yürüneceği konusunda kararsız kalıyor Nibiru. Bir bilene soruluyor, tarif alınıyor. Anlıyorum ki yol uzun bir pet su alıyorum kendime. Başlıyoruz yokuş yukarı yürümeye. Öğretmen olan Nibiru öğrencilerinin hikayelerini anlatıyor. Gülüyorum çoğuna. Bazılarına ise ağlamak istiyorum. Erkek adam ağlamaz mantığı devreye girmese bırakacağım yolun ortasında kendimi. Nibiru’nun İstanbul’da yaşayıp da deniz görmemiş öğrencileri olduğunu bilmek sebep oluyor bendeki bu çöküşe. Sonra Patates İsmail’i anlatıyor. Ona neden patates dediklerini. Yolun yokuş olan kısmı tamamlanıyor. İkimiz de yorulmuşuz. Dışardan medrese gibi bir yeri gösteriyor bana. İçeride kahve gibi bir şeyin olduğunu orada biraz soluklanabileceğimizi söylüyor. Giriyoruz. Girer girmez şaşkınlığı uğratıyor içerisi beni. Kapının hemen girişinde sağ tarafta küçük bir mezarlık. Mezar taşlarından anlıyorum Osmanlı kalıntısı olduğunu. Bütün masalar mezarlığa bakıyor. Tarihi eser gibi bakıyoruz onlara. Aslında bildiğin mezar işte. Bilmem kaç yüzyıldır birileri orada yatıyor. Garson geliyor. Folklorik kıyafetiyle. Bana anlamsız geliyor böyle yerler. Her şey bu güne aitken, masa bugünün masası, sandalye bugünün sandalyesi, bardaklar bugünün bardaklarıyken garsonlar neden bugünün garsonları gibi giyinmezler. Gerçi böyle yerlerde tarihi olsun diye garsonların kafasına birer tane fes koyarak çözümlüyorlar, o günün havasını oluşturduklarını sanıyorlar. Ulan fes tamam da beyaz gömlek siyah pantolon ne oluyor peki? O dönem benim bildiğim Kara Murat bir tek öyle giyiniyor. Filmlerden öyle biliyoruz yani. Bazıları biraz daha o günün havasını yaratabilmek için kilim desenli yelekler giydiriyorlar. Aradan o kadar yüzyıl geçmiş bir fes ile bir yeleği mi değişmiş yani bu milletin. Kılık kıyafet devrimi ne için yapılmış peki? Şapka inkılabı belli zaten fes gitmiş de. Mustafa Kemal durduk yere mi yapmış bu kılık kıyafet devrimini? Biz biliyoruz ki o günün insanı şalvar, çarık, yakasız gömlekler ve yelek ama illaki de kilim desenli değil, renk renk, desen desen yelekler giyerlermiş. Şimdi kim uğraşacak şalvarla falan diyorlarsa. Yapmayın kardeşim. Uğraşmayın da zaten. Çünkü böyle bombok bir görüntü oluşturuyorsunuz. Bizi anlatmıyor mu peki bu görüntü. Elbette bizi anlatıyor. Kafada fes, beyaz gömlek, siyah kumaş pantolon ile bu ülkeyi o kadar iyi anlatıyorsunuz ki. Yalnız tarihi değil, bu günü anlatıyorsunuz. Bu ülkenin iki arada bir derede kalmışlığını, evet Avrupalıyız ama almıyorlar bizi anasını sattığımın Avrupa Birliğine’sini, laikiz biz elhamdülillah’ını, bir tarafımız da doğuludur hani’sini, kültür mü? O ne be’sini, çok iyi anlatıyorsunuz. Hayır bir de elin Avrupalısına kızıyoruz, “bizi hala sarıklı ve fesli biliyorlar” diye. Ulan başka nasıl bilsin? Adamın gördüğü manzaraya baksana. Bu düşüncelerle bakıyorum garsona. Ters bir şey söylese hepsini sıralayacağım arka arkaya. Bir işe yarar mı bilemiyorum tabi. Ne istediğimizi soruyor ben bunları düşünürken. “Git üstünü başını bir düzelt” diyesim geliyor fakat tutuyorum kendimi. Nibiru çay mı içsek diye soruyor? Belli ki çaysamış. Yakında yanında termosla dolaşacak. O kadar seviyor çayı. Fakat hava sıcak. Çay içilesi gelmiyor bana pek. Limonata iyi gider diye düşünüyorum. Düşünmemle dile getirmem bir oluyor. Bu düşüncem fesli gömlekli garsonun elindeki adisyona limonata yazılarak ve yanına X işareti konularak hayata geçiyor. Kısa sürede geliyor limonata. Zaten içerisi boş. Bir biz varız bir de yan masada nargile içen kızlar var. Limonata içerken hoşbeş ediyoruz, fotoğraf çekiyoruz. Yan masadaki kızları süzüyoruz onların bizi süzmediği zamanlarda. Arada kızlar garsona sesleniyorlar fakat gelen giden olmuyor. Kalkma vakti geliyor bizim için. Kasaya yanaşıp ziyaretimizin tutarını öğreniyoruz. Garsona masadaki kızların birkaç kez seslendiğini söylüyorum. O yana bakıyor garson “sittir et orospuları” der gibi ağız burun kıvırıyor. Hem fesli hem gerzek galiba diyorum. Nibiru ise garsonun, kızların nargile içmesine sinirlendiği konusunda bir tez geliştiriyor oracıkta. İhtimal dahilinde bir tez fakat niye sinirleniyor ki? Vermesin. Yok desin. Boğazına mı basacaklar? Bir süre daha yürünüyor İstanbul sokaklarında. Ayasofya’nın yanından geçiliyor. Turist kafileleri yarılıyor. Sonunda giriliyor bir kapıdan Topkapı Sarayı’na. Yıldız Saray’ına göre daha bakımlı. En azından içine gecekondu yapmamışlar. İstanbul’da böyle bir şey var bir de. Tarihi yerlerde gecekondular görüyorsunuz. Hangi gece kondukları belirsiz fakat tarihi yerlere kondukları gayet açık. Onların o yerlere gece kondurmalarından daha ilginci ellerinde tapu oluşu. Belediye, koskoca bir ülkenin tarihine, kültürüne kondurmuş, adam sadece derme çatma ev kondurmuş çok mu? Girişlerin biletli olduğunu anlayıp sıraya yazılıyoruz. Nibiru bilet konusunda rahat çünkü kendisinde müze kart var. İstediği müzeye kartını gösterip, boş olan elini kolunu havada mütemadiyen sallandırarak girebiliyor. Benim ise öyle kartsal bir avantajım yok. Parayı basıp bileti almak durumundayım. Gişeye yaklaşınca öğreniyorum ki giriş parası ile müze kart için verilen para aynı. Öyleyse alayım ben de kartımı, istediğim müzeye, tarhi mekanlara elim kolum rahatça ve de sallanarak girsin. Teknolojinin nimetlerinden yararlanıp hemen çıkartıyorum bir müze kart ve turistlerin arkasında yazılıyoruz giriş sırasına. Sıra bize gelince yine sadece ve sadece memleketimde görülebilecek bir uygulamayla karşı karşıya kalıyorum. Giriş turnikelerinin başına bir adam koymuşlar. Asıl görevi müze kart gösterenlerin kartındaki resimle kartı gösteren kişinin benzeyip benzemediğini tespit etmek olan adam, kendine ikinci bir iş edinmiş, kartı alıp sizin elinizden manyetik alana okutuyor, turnike açıldıktan sonra kartı size vererek buyur ediyor içeriye ve bunu yaparken ne karta bakıyor ne de sizin yüzünüze. Gözlerini sabit bir noktaya dikmiş, yüzüne aptalca bir tebessüm yerleştirmiş ileri doğru bakıyor. Sıra bana geldiğinde kartı suratına doğru uzatıyorum, hiç bakmadan yapışıyor karta fakat ben vermek istemiyorum. Gerizekalı mıyım kardeşim ben? Kartı manyetik alana tutmasını becerebilecek yaştayım, üniversite okumuş, az buçuk teknoloji bilen insanım. Bırak ben kendim tutarım mantığı ile sıkı sıkı tutuyorum kartı. Adamın umurunda değil ki benim sıkı sıkı tutuşum. Onun umurunda olmayışı beni daha çok sinirlendiriyor. Ulan bir yüzüme bak. Belki karttaki kişi ben değilim. Böyle bir tipe denk geleceğimi bilsem Nibiru’nun kartıyla da girerdim. Biz boşuna mı verdik o kadar parayı. O fotoğrafı boşuna mı yapıştırıyor binbir dereden binbir çeşit su getirerek gişedeki adam. Bir süre çekiştiriyoruz kartı adamla. Fakat karşımdaki tecrübeli. Günde kim bilir kaç kişinin elinden çekip alıyor kartını. Tecrübe galip geliyor benim sinirime. Alıp okutuyor kartı ve sonra bana uzatarak buyur ediyor içeri.
Padişah Kapısı denilen yerden giriyoruz içeri. Girer girmez üzerinde rahatlıkla at yarışı yapılabilecek hatta bu yarışlar için altılı ganyan oynanabilecek genişlikte bir yatak görüyorum. Padişahın saraya girer girmez ne ile meşgul olduğunu merak ediyorum. Yoksa neden çöksün koskoca Osmanlı? Sarayın kimi odaları, kimi odalardaki kimi padişah kaftanları, mücevherler görülüyor. İlgimizi herkes gibi en çok Kaşıkçı Elması çekiyor. Böyle bir güzellik yoktur sanırım. Fotoğrafını çekme telaşına kapılıyoruz içeride fotoğraf çekilmesinin yasak olmasına rağmen. Çekiyoruz da hatta. Fakat başarısız bir çekim oluyor. Işığı o kadar güzel ve de kuvvetli yansıtıyor ki görüntülemek neredeyse imkansız. Bizim bu telaşımızı fark eden güvenlik görevlisi bitiyor yanı başımızda. Fotoğraf çekilmemesi konusunda uyarıyor biz. Topkapı tarafımızdan tavaf ediliyor o gün ve yorgun argın çıkıyoruz saray kapısından. Bir dar sokaktan aşağı sallanıp ara sokakta güzel köfte yapan bir yerde yemek molası veriliyor. Yemekten sonra tekrar yürünerek iskeleye oradan da vapur marifetiyle Kadıköy’e geçiliyor. Kadıköy’de Maria Elena ve Şeb ile buluşulacak. Telefonlaşıp yerleri öğreniliyor ve onlara doğru harekete geçiliyor.
Bu yürüyüş sırasında inceden de Kadıköy tavaf ediliyor. Yol üstünde yine Kızılderili bir satıcıya denk geliyoruz. Yere açtığı tezgahında kendi ülkesine özgü değişik biblolar, anahtarlıklar, bez bebekler, pan flütleri var. Bizim biblo dediğim şeylerden bir tanesini ağzına götürüp üflemeye başlıyor. Hoş bir melodi çıkıyor biblonun kimi deliklerinden. Meğerse o kaplumbağa biblosu süsü verilmiş bir çalgı imiş. Onu bırakıp pan flütü alıyor eline. Hoş hareketli bir ezgi çalıyor. Yabancı olmadığımız ama ismini de bir türlü çıkaramadığımız bir ezgi. Eğleniyoruz tezgah başında. Daha çok bez bebek alma niyetindeyim sevgilime. İçlerinden bir tanesini seçiyorum. Yöresel kıyafetli kucağında başka bir bebek taşıyan bez bir bebek. Kimi parmak ve el hatta kol hareketleriyle fiyat konusuna netlik kazandırıyor satıcı parasını verip el sallıyoruz Kızılderili ve fakat soyu Türk olan tezgahtar amcaya.
Bir süre sonra tarif edilen noktaya varıyoruz. Fakat onları göremiyoruz orada. Telefondan anladığım kadarıyla orada olmaları gerekiyor. Nibiru sokağın bir tarafına ben diğer tarafına bakıyorum. Sonunda arkamızdaki binanın birinci kat penceresinden elinde telefon, aşağı sarkan Şeb’i görüyoruz. Görür görmez de el sallıyor bize. Şebi de bizden. Dedim ya o el muhakkak sallanacak. Mesafe, konum, yer, statü hiç fark etmez. O el muhakkak sallanacak. Refleks olmuş artık bizde. DNA’larımıza kazınmış. Yapacak hiçbir şey yok. Hemen giriyoruz binanın kapısından. Bir üst kata çıkıyoruz kafemsi bir yer. Burası olmalı diyerek giriyoruz kapıdan içeri. Sen misin öyle fütursuzca içeri dalan? Kendimi labirentte gibi hissediyorum birden. Dönüyoruz dolaşıyoruz aynı yere çıkıyoruz. Peki Şeb bize nereden el salladı ki? Bunu da garsona soramayacağımız için bir iki tur daha atıyoruz olduğumuz yerde. Sonra Nibiru yan tarafa açılan bir geçiş görüyor oradan geçerek şansımızı deniyoruz. Evet orada oturuyorlar. Karşılıklı el sallıyoruz bu kez hepimiz. Merhabalaşıyoruz, oturuyoruz masaya. Dışarıda feci bir sıcaklık var, bunu oturunca ensemden aşağı süzülen ter damlacıklarından anlıyorum. Lakin oturduğum yerde tam önümde bir nargile duruyor. Nargilenin ağızlık kısmı ise Maria Elena’da. Nargileden bir nefes alınca, önümdeki köz harlıyor. O köz harlayınca ben daha fazla terliyorum. Tam terlemem duracakken bir nefes daha alıyor. Sanki önümde bir soba var arada bir harlıyormuş gibi hissediyorum. Harladıkça da ter boşalıyor benden. Hani arka arkaya birkaç nefes çekse eriyip bir çift göz olarak kalacağım oturduğum sedirin üstünde. Maddenin pelte haline geçmek üzereyken çakıyor durumu Maria Elena ve diğerleri gülüşüyoruz. Hafif itiyorum nargileyi benden öteye. Biraz olsun rahatlıyorum. Çok oturmuyoruz burada. Serinletici bir şeyler içip kalkıyoruz. Fakat bu kez de kasayı bulmakta zorlanıyoruz labirent kafede. Neden böyle yaptıklarını anlıyorum aslında. Ayrı bir ticari zekanın ürünü bu da. Hesap ödemek için kasayı aramak zorundasın. Bulamayınca yoruluyorsun ve oturup tekrar bir şeyler içmek istiyorsun. Ticari zekanın bu oyununa gelmiyoruz biz. Dört yandan saldırıyoruz kafeye elbet bir köşeye konuşlandırmışlardır bu kasayı düşüncesiyle. Sonunda bulunuyor kasa. Muzaffer komutan edasıyla ödüyoruz hesabımızı. Elimizden gelse bayrak da dikeceğiz kasanın önüne. Çıkılıyor oradan. Kadıköy’ün görülmedik yerleri görülerek Moda sahiline varılıyor. Nibiru oranın moda sahili olduğunu söylüyor. İstanbul’u bilmiyorum ben. Moda diyorsa Modadır. “Arnavutköy burası” dese . “Hayır ulan burası basbayağı Moda işte” diyecek halim yok. Sahile iniyoruz bir merdivenden. Denize sıfır kayalıklara oturuyoruz. Burası da bizim Kordon’unu eski haline benziyor. Eskiden de Kordon’da kayalıklara oturulup içilirdi. Şimdi çim yaptılar her yeri. Oturup çimlerde içiliyor. Bize uygun bir öbek kayalık bulunduktan sonra oturduk. Yönümüzü denize çevirerek. Biralar açıldı, sohbete girişildi. Şeb ise fotoğraf makinesini alarak kimi anların, kimi karelerin peşinden koşturdu. Üzerimize böcekler üşüşmeye başlayınca kalkılması gerektiğini anladık. Sahil kenarından yürüyerek Kadıköy’e uzandık. İstanbul insanı delirmiş. Eline müzik aleti alan kendini sokağa atıyor. Her yerde bir öbek insan en kötü ihtimalle tek gitar eşliğinde yurttan sesler korosu oluşturmuşlar. Onların içinden geçip gidiyoruz. Kadıköy sahilde durumun daha vahim olduğunu anlıyoruz. Burada tam bir Karadeniz çıkartması yaşanmakta. Kadıköy değil de sanki Trabzon yaylalarındayız. Ayrı ayrı horon tepen üç grup söz konusu sahilde. Her birini izliyoruz biraz biraz fakat fazla kalamıyoruz çünkü aramızda biranın etkisiyle bir hayli sıkışmışlar var. Sıkışıklığın ne kadar kötü olduğunu yolculuğun başından biliyorum. O yüzden hızlı yürümeye özen gösteriyorum. Zaten bende de hafif hafif kıpırdanmalar yok değil. Kendimizi bir simit sarayına zor atıyoruz. Karnımızda gurulduyor hafiften. Bir şeyler alıp üst kata çıkıyoruz. Çaylarımızı yudumlarken bir taraftan da Şeb’in peşinden koşup yakaladığı karelere bakıyoruz. Oradan da demir alma vakti geliyor. Çıkıyoruz ve kendimizi yine yollara vuruyoruz. Bir gün içerisinde bu kadar çok yürüdüğümü hatırlamıyorum. Gez gez bitmiyor Anadolu programları gibiyiz. Gez gez bitmiyor bu İstanbul. Bu kadar yürümeyle eve varılacağını düşünürken, metrobüs denen tuhaf, tekerlekli trene biniyoruz, bir süre gidildikten sonra Nibiru’nun evinin durağında iniliyor. Maria Elena ve Şeb’den İzmir’de görüşmek üzere ayrılınıyor. Otobüsümün kalkmasına bir saatten fazla vakit olduğunun anlaşılması üzerine eve gidilmesi kararlaştırılıyor. Beni otogara götürecek servis saatini kahve içerek bisküvi yiyerek bekliyoruz.
Servis saati yaklaşınca çıkıyoruz evden. Bir süre yürüdükten sonra “Keşke biraz erken çıksaydık” evden düşüncesiyle adımlarımızı açarak yürüyoruz. Fakat yürü yürü bitmiyor İstanbul sokağı. “Biraz daha hızlanalım da servisi kaçırabiliriz” düşüncesiyle hızlı tempoya geçiyoruz. Bizden hızlı ilerliyor yine de zaman. “Şöyle cadde kenarından yürüyelim de servis geçerse görürüz” düşüncesi ile koşar adım ve caddeye sıfır yürüyoruz. Servisin kalkacağı yere yaklaştığımızda Nibiru önümüzden geçen servisi gösteriyor. Kaçırdık endişesine kapılmışken kırmızı ışıkta duruyor servis. Koşup yetişiyoruz servise. Şoför kapıyı açmıyor dönüp karşıda duracağını işaretlerle anlatıyor bize. Nibiru’yla tokalaşıyorum, her şey için teşekkür edip ayrılıyorum yanından koşarak varıyorum servise. Koltuğa oturunca o kadar telaşın, koşuşturmacanın boşuna olduğunu anlıyorum. Servis şoförü aşağıda sigarasını yakmış sağa sola tur atıyor. Yine bir servis bekleme sendromu içindeyim. Olacakları şimdiden kabullenmiş durumdayım. Acele etmiyorum. Çıkarıp Kenan Işık telefonumu. Birkaç insanı aramak niyetindeyim. Telefonum ve onun insanı “yoksa gerçekten emin değil miyim?” gibi paranoyaya iten sorularıyla boğuşurken otogarda buluyorum kendimi. Bu kadar çabuk gelmemize seviniyorum. Gelirken pek hoş karşılamayan İstanbul sanırım giderken küçük bir özür telaşında diye düşünüyorum. Bir süre sonra bu düşüncemin ne kadar yanlış olduğunu fark ediyorum. İstanbul ayrılmamı pek istemiyor oradan. İzmir’e gidecek otobüs köprü üzerinde kazadan dolayı yol kapalı olduğundan trafiğe takılıp kalmış. Bu son bir iki gün içerisinde birkaç kez geçtim köprü üzerinden bu kez de intikam alırcasına köprü geçiyordu benim üzerimden. İki saate yakın süren bir bekleyişten sonra geliyor otobüs. Polyanna’cılık oymaktayım son bir saattir. “Her işte bir hayır vardır”la imana gelmek üzereyim. Biniyorum otobüse. Koltuk numaramı aramıyorum çünkü biliyorum 45 numara en son. Olsun canım varsın en sonda olsun. Otobüsün arkası gitmiyor mu sanki İzmir’e. Hem pencere kenarı yolu izleye izleye giderim. Bunları düşünerek yaklaşıyorum koltuğuma. Fakat 45 numarada başka biri var. Hatta 45 numarada başka biri uyuyor. 46 numara koridor tarafına oturmak durumundayım. Olsun zaten dışarısı karanlık değil mi? Ne izleyeceğim. Oturuyorum koltuğuma efendice. Geriye kaykılma kolunu bulamıyorum bir türlü. Olsun varsın kaykılmasın zaten bel ağrısı çekiyorum. Geriye kaykılıyor ama yatak olmuyor ya sonuçta. Böyle de giderim. Bir de yanımdaki adam bacağını bacağıma atmamış olsa, biraz da dirseğini omzumdan çekse yolculuk rahat geçecek 46 numarada …
05/07/2009 - İZMİR



Yorumlar