Benim Müthiş Yalnızlığım
- Özgür Kılıçlar
- 1 Tem 2023
- 15 dakikada okunur
Denileni yaptı ve gözlerini yavaşça kapattı. Gözlerini kapattığı an, şimdiye kadar kendisine açıktan soramadığı, ötelediği, bazen “du bakalım” diye iyimser bir sabırla geçiştirdiği, bazen de siktirle kovduğu o soru gelip beyninin tam ortasına yerleşti. “Ben napıyorum?”… Bu kez beyninde küçücük puntolarla beliren soru karşısında tepkisiz kalmayı tercih etti. Tepkisizliği ve sessizliği fırsat bilen pişkin soru hareket etmeye, Fevzi’nin daracık beyninde sağa sola çarparak büyümeye başladı. Çarptıkça yankılandı. “Ben napıyorum?”… “Beeen naaapıyoruuum?”… “Beeeeeennnn naaaaapııııyoorrrruuuummm”… “Beeeeeeennnnnnn naaaaappııııııyooooooruuuuuuummmmmmm”… Bu sesten, çarpmadan ve yankılanmadan etkilenen nöronlar, götlerini kaldırıp yavaş yavaş frontal lobda toplanmaya başladılar. Ancak ilkin ne yapacaklarını bilemediler. Bir nöron diğerine “Napıyo abi bu adam?” diye şaşkınca sordu. Diğerinden daha yaşlıca olan nöron ağzındaki sigarayı yere atıp üzerine basarak söndürürken “Ne bileyim auna goyim… 30 yıldır bi bok yapmadı ki bu. Şimdi gelmiş mal mal ben napıyorum diye soruyor?” Sıkıntılı bir nefes verdi. Sağa sola bakarken uzaktan başka bir nöronun sesi duyuldu. “Yav arkadaşım ne duruyorsunuz boş boş orada?... Gelseniz lan buraya…” Bu çağrı üzerine isteksiz nöronlar, biraz önce çağrı yapan nöronun etrafında toplandılar. Ortadaki ibiş nöron gözlüklerini çıkarıp diğerlerini süzdü. “Ben napıyorum burada? Sorusu çok genel bir soru arkadaşlar. Şu ânı, şimdiyi sormuyor? Neden orada olduğunu, tüm bunları neden yaptığını sorguluyor” meraklı bir nöron atıldı, “ne yapacağız şimdi?”
Fevzi bir an geçmişe döndü. Gözünün önüne kareler geliyordu. Nöronlar çalışmaya başlamış ancak carpets and klims satıcısı gibi tuttukları anıyı “bunu verelim abime” dercesine ortaya atıyorlardı. 30 yaşındaydı Fevzi, okuyamamış adam olamamıştı. On yıl önce annesini, geçen sene de babasını kaybetmiş bir başına kalmıştı. Yaptığı pek bir iş de yoktu. Bilgisayarı söküp takmaktan ve formatlamaktan anlıyor, kimi butik işlerle üç beş kuruş bir şey kazanıyordu. Allahtan oturduğu ev babasına aitti de kira vermiyordu. Çarşının ortasında bir de dükkanları vardı. Her ay gelen kira ile de faturaları ödüyor kimi ihtiyaçlarını karşılıyordu. Ancak tüm bunlar “ben napıyorum?” sorusunun cevabı değildi. Nöronlar biraz daha giriştiler işe.
Çok sıkılmıştı Fevzi, herkesin aynı yaşamasından çok sıkılmıştı. Herkes aynı şeyleri konuşuyor, aynı şeyleri yiyor, aynı yerde aynı şekilde eğleniyor. Herkes sevgilisine aynı romantik hediyeyi alıyor, herkes aynı cümlelerle muhalefet ediyordu iktidara. Herkes rakı içmenin adabını aynı sırayla biliyor, sarhoş olduğunda aynı şarkıyı söylüyor, coştuğunda aynı şiiri bağıra çağıra okuyor. Aynı kitaptan bahsediyor, aynı filmi övüyor, aynı ormanda kamp yapıyor, aynı manzarada aynı pozu veriyordu herkes. Herkes, herkesin, herkese benzemesini aynı cümlelerle eleştiriyordu. Dünya büyük bir hızla aynılaşıyordu. Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler(*), “aferin lan beyaz” deyip elini sıktılar, sırtını sıvazlayıp yanağından makas aldılar. Fevzi ne zaman bundan dert yansa etrafındakiler “trend diye bişey var oğlum” diyordu. Tartışmaktan bile sıkılan Fevzi “Sokayım trendinize” diyerek tartışmanın egzozunu tıkayıp, kısa yoldan konuyu kapatıyordu.
Aslında sorusunun cevabını bulmuştu işte. Sıkıntıdan gelmişti buraya. Değişiklik belki iyi gelir diye katılmıştı bu gruba. Enerji göndererek, evrenin anasını sikmeye and içmiş bu yirmi kişilik grubun içinde de kendini yalnız hissediyordu Fevzi. “Ne enerjimiz kaldı ki evrene gönderelim. Evren bize göndersin de yaşamaya gücümüz olsun” düşüncesinden henüz vazgeçmemişti.
“Şimdi gözlerinizi açabilirsiniz” talimatını duyan Fevzi yavaş yavaş gözlerini araladı. Yirmi kişilik, beşerli sırayla arka arkaya yere bağdaş kurarak oturmuş bu grubun en arka sırasında ve duvar kenarındaydı. Oturduğu yerden tüm odayı görebiliyordu. Yirmi kişinin de kafasında plastik bir taç ve tacın tam ortasında yanan küçük bir ampul duruyordu. Yirmi kişinin de kafasında parlayan bir ışık vardı. Kendi kafasında da aynı taç ve ampul olmasına rağmen Fevzi, içinde bulunduğu ortama “Kafanızı sikeyim” düşüncesiyle yabancılaşmayı başarmıştı. Bütün insanlar hızla yabancılaşıyordu, birinciliği Fevzi’ye verdiler. “Aferin lan Fevzi” deyip elini sıktılar, sırtını sıvazlayıp, yanağından makas aldılar ve sıradaki birinciyi kutlamak için beyazın yanına gönderdiler Fevzi’yi.
Gruba liderlik eden Ruhi Bey de yüzü gruba dönük bağdaş kurarak oturmuş, huzurlu bir gülümsemeyle -ki gören herkesin “huzurlu” olarak nitelediği ancak herkesin aksine Fevzi için “fazlaca yavşak” bir gülümseme idi- odadakileri bir süre süzdükten sona ağır ağır konuşmaya başladı. “Evren sihirli bir kutudur arkadaşlar. İçinden sürekli tavşan çıkan sihirbazın şapkası gibidir. O’nu nasıl kullanacağınızı bilirseniz, sizde sonsuza kadar içinden kendi küçük tavşanlarınızı çıkarabilirsiniz. Bilmeniz gereken tek şey” cümlenin tam burasında durdu. Neymiş oğlum bilmemiz gereken tek şey sabırsızlığı ile daha dikkat kesildi Fevzi. Ruhi Bey grubun meraklandığını çok iyi biliyor ve bu merakı doruğa çıkarmak için kendini tümüyle kaptırdığı bir role giriyor, tadını çıkarırcasına oynuyordu. Kafasını yukarı kaldırdı ilkin. Sanki yukarıda bir şey görüyormuş gibi baktı, yukarıda olup biteni anlamaya çalıştığını göstermesi için göz kapaklarını bir iki kez kapatıp açtı.
Önce işaret parmağını doksan derecenin en doksanına kadar kaldırdı, parmağını kaldırdıktan sonra elini, eliyle birlikte de haliyle kolunu yavaş yavaş yukarıya doğru uzattı. Parmağı kafa hizasını geçip yukarıyı işaret eder hale geldiğinde odadaki yirmi kişi de Ruhi Bey’in gösterdiği noktaya bakıyordu. Ruhi Bey cümleyi kestiği yerden bu kez daha dramatik ve çatallı bir sesle tekrar etti. “Bilmeniz gereken tek şey, yukarıda tüm ihtişamıyla dönen ve döndükçe de var eden bu evren, bu kainat, felek ve devran” gözlerini yukarıdan odadakilere indirdi Ruhi Bey, sonra da işaret parmağını göklerden anlının şakağına indirip dayadı. Delice bir coşkuyla gözlerini açarak “Aslında hepsi burada, kafanızın içinde”. Tüm odadakiler ve Fevzi nefeslerini tutmuş bu teatral gösteriyi şaşkınlık ve hayranlıkla izliyorlardı. Şakağına dayanmış işaret parmağı ve parmağının bağlı olduğu elini hatta elinin bağlı olduğu kolunun yanına düşmesi gösterinin bittiğini gösteriyordu. Ani bir gerginlikten sonra gelen rahatlama gibi salondakiler derin bir nefes aldılar. Fevzi de dahil.
Yüzler rahatlamanın verdiği gevşeklikle gülümsemeye başlamıştı ki, Ruhi Bey bu ani rahatlamanın yeterli olacağını düşünerek bu kez, Raffaello’nun “Atina Okulu” freskinin tam ortasındaki Pisagor gibi işaret parmağını kaldırarak “Evrenle iletişime geçmek, kendinizle, zihninizle iletişime geçmektir aslında. Şimdi size küçük bir ödev vereceğim. Küçük bir uygulama.” Yukarıda kaskatı kesilen parmağını indirdi ve sözlerini sakince sürdürdü Ruhi Bey. “İstediğiniz herhangi bir gece, yatmadan hemen önce derin bir nefes alın, gözlerinizi kapatın ve Tanrı’dan bir şey isteyin. Küçük, hayatınızı değiştirmeyecek küçük bir şey” Gözlerini grubun üstünde gezdirip tekrar gülümsemesini takındı ve sözlerine devam etti “Haftaya deneyimlerinizi burada bizimle paylaşırsınız” diyerek çevik bir hareketle ayağa kalktı. “Bugünlük bu kadar. Haftaya görüşürüz arkadaşlar” demeyi de ihmal etmedi kalkarken. Herkes içine düştüğü şaşkınlıktan kurtulmak ister gibi kıpırdanıp teker teker ayağa kalkıp Ruhi Bey’i de selamlamayı ihmal etmeden odadan çıkmaya başladılar. Fevzi de içine düştüğü bu illüzyondan sıyrılıp kendine geldi. Bir an neredeyse enerjiye, evrene, her şeyi gerçekleştirebileceğine inanacaktı. Üstünü düzeltirken bu saçmalığa inanacak gibi olmasına “hasbinallah” der gibi bir kafa hareketiyle şaşırdı. Herkes çıkmış en sona Fevzi kalmıştı. Ruhi Bey’e mecburi selamını verip çıkmak üzereyken, Ruhi Bey, tüm o teatral gösteride başrolü oynayan, literatüre “parmak oyunculuğu” kavramını kazandırabilecek kadar yetenekli işaret parmağını Fevzi’ye doğru uzatarak, “Fevzi! Bir dakika!” diyerek durdurdu. Bir iki adım yaklaştı. Gözlerini, Fevzi’nin gözbebeğine dikti. Öyle dikti ki Ruhi’nin gözbebeği, Fevzi’nin gözbebeğinin oracıkta ırzına geçti. Fevzi utandı. Gözbebeğinin iğfal edilmesinden değil elbette, biraz önceki düşüncelerinin Ruhi tarafından anlaşıldığını düşünerek utandı. “Kafan karışık gibi Fevzi. Yerini bulamamış gibisin sanki” dedi yüzünü dikkatle inceleyen Ruhi. Az önce soyut bir soruya cevap aramaktan yorgun düşmüş nöronlar bu kez açıklama yapmak için işe giriştiler. Girişimleri Fevzi’nin “Hocam… ben.. biraz uykusuz… yani” gibi saçmalamasına ancak yetebildi. Ruhi, sanki bir şey arar gibi Fevzi’nin yüzünde gözlerini gezdirdi ve daha fazla saçmalamasına izin vermek istemediğini belli eden bir el hareketiyle susturdu; “Hayır, hayır burasıyla ilgili değil. Bu dünyada bu hayatta yerini bulamamışlığının huzursuzluğunu, aidiyetsizliğin tedirginliğini görüyorum sende” Fevzi’nin algılamak ve cevap bulmak için bir araya toplanmış nöronları bu kallavi cümle karşısında şaşkınca birbirlerine baktılar. Orta yaş bir nöron “sikeyim snaptik bağlarını” diyerek sigarasını yaktı. “Bırakın oğlum adamın hayatında ilk kez duyduğu kelimeler bunlar. Nerede ne bulacağız da karşılık vereceğiz. İki kitap mı okumuş bugüne kadar. Bırakın napıyorsa yapsın” diyerek çalışmayı bıraktı. Diğerleri de oldukları yere çöküp kaldılar. Fevzi nöronlarının greve gittiğinden habersiz alık alık Ruhi’nin yüzüne bakıyor cevap veremiyordu. Ruhi hiçbir cevap beklemeden babacan bir tavırla Fevzi’nin omuzuna vurdu yavaşça. “Git hadi! Kaybolmuş bir ruhsun yerini bulacaksın sen de. Kim bulamamış ki sen bulamayacaksın?” Elini Fevzi’nin omuzundan indirmeden birlikte kapıya kadar yürürlerken Ruhi cümlesine devam etti; “Bu evrende kimse yersiz yurtsuz en önemlisi de yalnız değildir. Bunu unutma. Yerini bulacaksın, evrene teslim ol sadece bu yeterli” diyerek kapıdan uğurladı.
Kendini sokağa bıraktığında Fevzi’nin kafası allak ve de oldukça bullak olmuştu. Hayır ne alakası vardı şimdi? “Neden yerimi bulamamış olayım ki? Bulmuşum işte. Bulmasam bu dünyada ne işim var?” gibi cevabının zaten belli olduğu sorular sorarak kendini rahatlatmaya çalıştı. Sokağın köşesine varmadan “He anasını satayım böyle abidik gubidik laflar söyleyeceksin, ben de, vaay ne bilge adam, ben bu adamı bırakmayayım, diyeceğim. Keriziz ya biz” sonucuna vardı. Sokağın köşesini kafasındaki bir anlamsızlığı çözmüş olmanın verdiği rahatlamayla dönüp adımlarını açtı. Adımlarını açınca hızlandığını fark etti. Hızlanınca acelesinin olduğunu düşündü, acelesi olduğunu düşününce bugün yapması gereken birkaç iş olduğu sonucuna vardı. Birkaç iş sonucuna varınca da, bir ofiste bilgisayarların formatlanacağı, ondan sonra da iki ayrı kişinin evlerinde bilgisayarlara ekran ve ses kartları takılacağını hatırladı. Fevzi içgüdüsel hareket ediyor düşünce ardından geliyordu. Bu nöronların hepsini işten çıkarıp yeni nöronlar almalıydı.
Kapıyı açıp eve girdiğinde çoktan akşam olmuştu. Bütün gün, bir yandan Ruhi’nin apır sapır konuşmaları, bir yandan bilgisayarlar derken kafasını koca bir kazan gibi hissediyordu. İçinde düğün çorbası kaynatılan bir kazan. Biri, elinde kepçe sürekli karıştırıyor gibiydi. Bir iki lokma bir şeyler atıştırdıktan sonra televizyonun karşısına geçti. Kumandayı eline aldı. Birbirinin aynısı diziler, “oturmaya mı geldik ayol” konseptli eğlence programları, “gelirim olur musun” formatında Reality Showlar dan sıkılıp belgesel kanallarına geçti. Belgesel kanalları da başka bir alemdi. “Dünya’nın en zehirli beş yılanını arıyoruz” diyen kısa şortlu adam, diz boyu otların arasında dolaşıyor ve ne tesadüf hiçbir yılan saldırısına uğramıyordu, gördüğü timsahların üstüne atlayıp ağızlarını bantlayan başka bir adam bunu yaparken bir yandan da timsahın çenesinin çok kuvvetli olduğunu, bilmem kaç ton basınçla ısırıp kemiği kolayca parçalayabileceğini anlatıyordu. Uzandığı kanepede yan dönüp yanağını yastığa bastırarak tüm bu saçmalıkları hiç düşünmeden izliyordu. Frontal lobda kalan birkaç nöron uyuma konusunda Fikri’nin karar vermesini sağladıktan sonra dinlenmeye çekildiler.
Tüm ışıkları kapatıp, kapıyı da kilitlediğinden emin olan Fevzi, ayaklarını sürüyerek gelip yatağına oturdu. Gün içerisinde yeterince boş boş bakmamış olacak ki, oturduğu yerden boş boş ayaklarına baktı. Birden aklına Ruhi’nin verdiği ödev geldi. O an küçük, genç bir nöron haylaz haylaz sırıttı. Duruşunu dikleştirdi. Derin bir nefes alıp gözlerini kapattı. Gözlerini kapattığı an karanlık olması gerekirken bembeyaz bir ışık kapladı ortalığı, bu ışık sanki gözlerinden çıkıyor tüm odayı, mahalleyi, şehri, ülkeyi, kıtayı, dünyayı hatta evreni aydınlatıyor gibiydi. Kalbinin genişlediğini hissetti. Kalbi büyüdükçe büyüyor göğüs kafesinden taşıyor gibiydi. Tüm bunlar Fevzi’yi korkutmak şöyle dursun derin bir huzur veriyordu. O an birazcık düşünebilse ilahi bir ânın içinde olduğunu anlayabilirdi ama bir saniye bile düşünmedi. İlahi kapılar onun için açılmış, evren istediğini gerçekleştirmek için hizmetine girmişti. Öyle bir an ki, ne istese olacaktı. İstese zenginlik içinde yaşayabilir, dünyayı gezebilir, harika bir aşk yaşayabilir, mükemmel bir işi olabilirdi. Bu dünyada, bir insanı mutlu edebilecek ne varsa o an gerçekleşmesi için en uygun andı. Birazcık düşünse hayatını o an değiştirebilirdi ama Fevzi düşünmedi. Ağzından dökülen sadece “Allah’ım beni bi tık sal” cümlesi oldu. Işık söndü, kalbi normale döndü. Hiçbir şeyin farkında olmayan Fevzi, yatağa uzanır uzanmaz uykuya daldı.
Rüyasında rahmetli babasını gördü yine. Kocaman yemyeşil bir parkta, büyük bir ağacın altında, tahta bir bankta oturuyordu Fevzi. Rüzgar serin serin esiyor, estikçe Fevzi’yi kaygıdan alıp, huzurun kollarına bırakıyordu. Karşıdan babasının bastonuna dayanarak aceleyle kendisine geldiğini gördü. Babası hep aceleci, biraz da asabiydi. Sanki burada buluşacaklarmış gibi, sanki bunu önceden kararlaştırmışlar gibi oturduğu yerde oldukça sakin izliyordu Fevzi, babasının gelişini. Hatta babasına bakarken “hiç değişmemiş, ölüm bile değiştirmiyor insanı” diye düşündü.
Babası nihayet gelip yanına oturdu. Oturur oturmaz gözlerini karşıda bir noktaya dikti. Düşünceliydi. Fevzi ise yanında oturan babasını izliyordu. Sakalsız bıyıksız suratı, hafif kemerli burnu, kemerli buruna inat iri gözlerini, dışarıya çıkık anlını, yaşına rağmen dökülmeyen saçlarını izledi. Özlediğini hissetti.
Babası konuşmaya başlamadan önce kurumuş dudaklarını alışıldık, motor bir hareketle ıslattıktan sonra Fevzi’ye döndü. “Sen ne yaptın?” dedi. Fevzi soru karşısında şaşırdı ilkin, ne yapmış olabileceğini düşündü ancak bulamadı, bulamadıysa demek ki bir şey yapmamıştı, ulaştığı bu sonucu geciktirmeden babasına da bildirdi “Bişey yapmadım baba”. Babası derin bir nefes alıp sinirle burnundan bıraktı. “Hayatın artık eskisi gibi olmayacak bunu biliyorsun değil mi?” dedi. Fevzi bunu nereden bilsindi bu konu üstüne hiç düşünmedi bile, “Nerden bileyim baba. Hayır yani neden hayatım eskisi gibi olmayacakmış. Anlamıyorum.” Dedi. Babası kafasını diğer yöne çevirdi. Kendi kendine konuşur gibi söylendi “Bugüne kadar neyi anladın ki.” Tekrar döndü. Fevzi’nin gözlerine baktı. Bu kez sinirle değil, acıyarak baktı. “Hayatın eskisi gibi olmayacak, hoş eskiden de pek hayatın olduğu söylenemezdi ama o da olmayacak artık” Fevzi anlamsız bakıyordu babasının yüzüne. Fevzi’nin belki de şu hayatta yapabildiği en iyi şeydi anlamsız bakmak. Bu konuda doğal bir yeteneği vardı sanki. O bakışı yüz metre öteden görseniz, anlamamış olduğunu hemen anlarsınız, öyle bir bakış. “Yatmadan önce ettiğin dua. Seni salmasını istedin ya hani… Duan kabul oldu salak oğlum. Seni saldı. Hem de öyle bir saldı ki artık umurunda değilsin” Tüm bu açıklama karşısında, sorunun da cevabını bilmesine karşın yine de korkarak “Kimin?” diye sordu Fevzi. Babası ayağa kalktı. Gidecek gibi arkasını döndü. Bir kararsızlık anından sonra Kafasını Fevzi’den yana çevirip “Kime dua ettiysen O’nun. Seni saldı. Artık seninle ilgilenmiyor. Artık O’nun umurunda değilsin!” dedi ve hızla uzaklaştı. Fevzi ardından seslenmek ister gibi ileri doğru uzandı. Ağzını açtı…
Kahvaltılık bir şey almak için markette dolaşan Fevzi’nin aklı dün gece gördüğü rüya ile meşguldü. Zeytine bakarken “Tanrı’nın umurunda değil miyim?” diye düşünüyordu. Peynirlere bakarken, “kaşar peyniri mi yoksa beyaz peynir mi alsam?” diye düşünmek yerine “Böyle bir şey mümkün olabilir mi?” diye düşünüyordu. İncir reçeli kavanozuna “Ne saçma şey, ne yani şimdi umurunda değilsem ölmüş olmam gerekmiyor mu?” diye sordu.
Kendine geldiğinde kasada sırada bekliyordu. Elinde ketçap, mayonez, bulaşık süngeri ile bir de çakmak gazı tutuyordu. Bunları neden aldığını hiç bilmiyordu. Sıra kendisine gelince elindekileri kasaya koymak için hareket etti ancak kasiyer Fevzi’nin hemen arkasındaki müşteriyle ilgilendi. Fevzi aldıklarını elinde tutuyor, şaşkınlıkla onları izliyordu. Kasiyer hiçbir şey yokmuş gibi müşterinin aldığı öteberiyi kasadan geçiriyor, müşteri ise ödemeyi yapmak için cüzdanından kartını çıkarıyordu. Fevzi biraz çekingen kasiyere doğru eğildi, kısık bir sesle “Affedersiniz ama sıra bendeydi” dedi. Kasiyer Fevzi’ye bakmadan diğer müşteriye “Altmış lira doksan altı kuruş” dedi. Olan biten karşısında sinirlenmeye başlayan Fevzi, bu kez cümlesini daha yüksek sesle söylemeye hazırlanırken ürünlerini kasadan geçiren müşteri küçük bir kıç darbesiyle Fevzi’yi kasanın dışına itti.
Elindeki öteberiyle marketin dışında duran Fevzi şaşkındı. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Market kapısından çıkarken kimse adlığı ürünlerin parasını ödemediği için durdurmamış, kapıdaki alarm ötmemişti. Elindekilerle tekrar markete girdiğinde, marketin hoparlöründe bir şarkının son notaları duyuluyordu. Fevzi büyükçe bir market arabası alıp reyonların arasına daldı. Raflardan gelişi güzel ürünleri market arabasına doldururken, az önce biten şarkıdan sonra radyodaki DJ’in sesi duyuluyordu. “Evvveett benim tatlı dinleyicilerim. Biraz da haftalık burç yorumlarına bakalım mı?... Boğalarla başlıyoruz. Bu hafta boğalar için şanslı bir hafta olacak…” Dj durdu kısa bir sessizlikten sonra ciddi bir ses tonuyla ekledi “Fevzi hariç!”
Market arabasını reyonların arasında yarışa katılmış ralli pilotu gibi hızlıca süren Fevzi olduğu yere çakılmış gibi durdu. Ses beyninde yankılandı “Fevzi hariç!”… Düşündü burcu boğaydı. Nisan ayında doğmuştu basbayağı Boğa’ydı işte. “Boğalar için şanslı bir hafta olacak, Fevzi hariç” de neyin nesi oluyordu. İyiden iyiye paniğe kapılan Fevzi, doldurduğu market arabasını hızla kasaya sürdü. Boş kasadan market arabasını durmadan geçirdi ve hiçbir engele takılmadan marketin kapısından çıktı. Kimseler bir şey demiyor, dememenin de ötesinde kimse Fevzi ile ilgilenmiyordu. Market arabasını olduğu yerde bırakan Fevzi, koşmaya başladı.
Mahallenin kahvehanesi her zamanki gibi yarı yarıya doluydu. Çoğu emekli, ve birkaç işsiz gençten oluşan kahvehane müşterileri masalarda çaylarını yudumlarken, kimisi kağıt oynuyor, kimisi okeye dönüyordu. Başka bir masada toplanmış birkaç emekli, ülkenin yakın siyasi tarihini, uzak siyasi tarihine harmanlayarak kimi yönetimsel sorunları çözme gayretkeşliğine girişmişti. Kapıdan içeri Fevzi girdi soluk soluğa. Kahvenin ortasında durup etrafına bakındı. Kimse dönüp bakmıyordu. “Heeey buradayım” diye bağırmak geldiyse de içinden, “ulan ya yanılıyorsam, durduk yere rezil olmayayım mahalleye” düşüncesiyle sesini çıkaramadı. Kahvehaneden, geldiği gibi hızla çıkmayı düşünürken gözü bir an televizyona takıldı. Bir haber spikeri, ormanlık bir alanda karşısına aldığı profesörle röportaj yapıyordu. Neden bilinmez dinlemeye koyuldu. Spiker heyecanlı bir şekilde “Efendim iklim kriziyle ilgili izleyenlerimiz merak ediyor. İklim krizinin tam olarak sebebi nedir? Neden dünya bir iklim krizi yaşıyor?” sorusunu yöneltip mikrofonu profesöre uzattı. “Aslında Dünya bir iklim krizi yaşamayabilirdi. Eğer iklim krizi yaşıyorsak bunun tek bir sebebi var” diye konuşmasını sürdürdü profesör. Merakla televizyonu izleyen Fevzi “çevre kirliliği, sera gazı falan” diye içinden geçirirken, spiker cevap pekiştirmek adına “Nedir efendim o tek sebep” sorusunu yöneltti. Profesör sanki önceden hazırlanmış gibi bu soruya hiç düşünmeden, bir kerede ve kameraya dönüp, Fevzi’nin gözlerinin içine bakarak “Dünya’da bir kişi fazlayız. O yüzden yaşanıyor bu iklim krizi” cevabını verdi. Fevzi’nin duyduklarına kulakları inanamadı. E duyulana kulaklar da inanmıyorsa beyin nasıl inansın? Bir an tüm kahvedekilerin durup kendisine baktığını fark eden Fevzi, kahveden hızla çıktı.
Kapıyı açıp soluk soluğa eve girdi. Başına gelenlere bir türlü inanamıyordu. Bir süre sırtını kapıya yaslayarak durdu. Düşünmeye çalıştı. Beyninin içinde nöronlar birbirlerine girmiş frontal lobdan , temporal loba, serebellumdan, parietal loba koşturuyorlar mantıklı bir açıklama bulamıyorlardı. Büyük bir kaos hakimdi. Bir nöron takılıp düşünce “Hay sikicem sizin snaptik yollarınızı, kullanmıyorsanız kaldırın şu bağları” diye yüksek sesle bağırırken, bir başka nöron karaciğerden bilgi almaya çalışıyordu. Ne bilsindi, belki karaciğer yetmezliği vardı.
Hızlı adımlarla salona gelen Fevzi, bir süre kumandayı aradı. Bulunca bastı kumandanın düğmesine açtı 82 ekran flat ve gayet akıllı televizyonunu. Açar açmaz haber spikeri çıktı karşısına. “Evet şimdi Cumhurbaşkanı’nın basın toplantısına uzanıyoruz.” Cümlesinden sonra ekranda Cumhurbaşkanı belirdi. Bir kürsüde konuşmaya hazırlanıyordu. Danışmanları konuşma metnini kürsüye önüne koyarken, bir başka görevli, kürsüdeki mikrofonları düzeltiyordu. Bu sırada fotoğraf makinelerinin deklanşör sesleri ardı ardına duyuluyor, flashlar patlıyordu. Fevzi ekran karşısında heyecanla beklerken, Cumhurbaşkanı konuşmak üzere boğazını temizledi, mikrofona biraz yakınlaşarak konuşmasına şu cümlelerle başladı “Değerli basın mensupları, sevgili çalışma arkadaşlarım…” Cumhurbaşkanı burada durdu. Gözlerini önündeki basın mensuplardan kaldırıp kameraya ve tam olarak televizyonun karşısında kendisini izleyen Fevziye çevirdi, Cumhurbaşkanı ile göz göze gelen Fevzi’nin içine hafif bir korku düştü. Cumhurbaşkanı cümlesini Fevzi’ye bakarak tamamladı “ve bizi izleyen pek kıymetli vatandaşlarım… Fevzi Hariç!” Fevzi’nin korkudan gözleri büyüdü. Sanki yanında bomba patlamış gibi çığlık atarak kanalı değiştirdi. Ne yapacağını bilmiyordu. Kanalı değiştirince önce yere oturdu, bu anlamsız oldu diye düşünmüş olacak ki dizlerinin üstüne kalktı, bunun diğerinden daha saçma olduğu sonucuna vararak koltuğa oturdu. Tüm bunlar olurken Birleşmiş Milletler Genel sekreteri, tüm dünyayı ilgilendiren kararlarını açıklamış son cümlesini hiddetle ve parmağını kameraya sallayarak söylüyordu. “Birleşmiş Milletler olarak aldığımız bu kararlar tüm Dünya’yı ve tüm insanları kapsamaktadır…. Tabi Fevzi Hariç”… Sağa sola koşturan nöronlar çaresizlik içinde ne yapacaklarını bilemez haldeydiler. Bir nöron bağırdı “Kapatın abi! Sistemi kapatın!” Türk usulü makineyi kapatıp açmaktan başka bir çare bulamamışlardı. Fevzi olduğu yere yığıldı kaldı.
Tanrı’nın umursamadığıydı. Tanrı umursamadığı için de tüm evren ve kanatta yok hükmündeydi. Görünmez değildi. Uzay boşluğunda hala bir hacmi, bir kütlesi vardı ancak yokmuş gibi davranılıyordu. Daha fazla dayanamayan Fevzi, ölmeyi denedi ancak ölemedi, yüksek binalara çıkıp kendini boşluğa mı bırakmadı, kalın ipler alıp kendini kirişlere mi asmadı, zehirler içip kendini mi kurşunlamadı, ne yaptıysa ölemedi işte. İnsanların dikkatini de çekmeye çalıştı. Şehrin en kalabalık caddesinde çırılçıplak soyundu görmediler, tüm dünyanın ilgiyle izlediği futbol maçında sahaya girip koşmaya başladı, bırakın sahadan çıkarılmayı, maçı bile durdurmadılar, ülkeyi ziyarete gelen yabancı devlet adamlarına el şakaları yaptı, tehditler küfürler savurdu kimsenin umurunda olmadı. Aradan kaç gün geçti Fevzi bile bilmiyordu artık. Yalnızlığı giderek büyüyor, kendisini dünyayı aşıp devasa bir boşluğa dönüyordu.
Yağmurlu bir gecede, şehri yukarıdan gören bir tepede, bakkaldan para ödemeden aldığı şişe birayı manzarayı izleyerek açtı. Şişelerce içmiş ama sarhoş olamamıştı. Alkol de Fevzi’yi umursamıyordu anlaşılan. Açtığı gibi kafasına dikti. Büyük bir yudum aldı. Telefonuna uzandı. Şöyle efkarlı bir müzik dinlemek istiyordu. En damardan, en hüzünlü, en ağlatan, en “Allah belamı vermiş” ana fikirli şarkıyı buldu ve açtı. Şarkı bir süre çaldıktan sonra birden sustu, Fevzi yanında duran telefona baktı. Play’e tekrar basıp şarkıyı çalmak istese de bu girişiminden bir sonuç alamadı. Ne olduğunu anlamaya çalışırken telefondan belli belirsiz bir konuşma geldiğini duydu. Eğilip kulağını telefona yaklaştırdı, telefonu alıp kulağına yaklaştırmayı akıl edemediğinin farkına varmadan. Kayıttan gelen konuşmayı dinledi: “Neden durduk abi?”, “Fevzi açtı kaydı. Bekle, kapatınca çalarız tekrar” Olanlara şaşırma yetisini çok önce kaybeden Fevzi, kaydı kapattı. Gözleri doldu. Birasından büyük bir yudum aldı. Ağlamaya başladı. Tüm şehrin ışıkları yanıyordu. İnsanlar birbirleriyle gülüyor, eğleniyor, sohbet ediyor, kavga ediyordu belki. Birbirlerine güzel şeyler söyleyenler vardı, birbirlerine küfür edenler de, birbirlerini deli gibi sevenler vardı, birbirlerinden ölesiye nefret edenler de. Sonuçta hiçbiri yalnız değildi. Göz yaşları yanaklarından süzülüp yere damlarken birasından tekrar bir yudum aldı. Uzaktan bir arabanın geçtiğini duydu. Birkaç genç arabaya doluşmuş dolaşmaya çıkmışlardı. Arabadaki gençlerden biri müziğin sesini açınca Fevzi, şarkının sözlerini duydu; Asla olamam Fevziden daha yalnız / Varsın kimsem olmasın kalayım bir başıma yalnız / Dosttur bana günde güneş, gecede ay ve yıldız / Hayır hayır asla olamam Fevzi'den daha yalnız… Uzaklaşan arabayla birlikte Fevzi önüne manzaraya döndü birasını içmeden önce manzaraya baktı “Orospu çocukları” diyerek birasından tekrar büyük bir yudum aldı. Kararını vermişti. Tekrar Tanrı’nın gözüne girecekti.
Bir kum tepesinde zorlukla yürüyordu. Dizine kadar kuma gömülen ayağını “anasını sikeyim!” siniriyle çekti çıkardı. Diğer adımı atmak için tereddüt etti. Durup etrafına baktı. Uçsuz bucaksız bir çölün tam ortasındaydı. Susuzluk çekmiyor, sıcak kavurmuyordu. Büyükçe bir yılanın kendisine doğru kıvrılarak geldiğin gördü. Öylece durup yılana baktı. “Al işte Dünya’nın en zehirli yılanını arıyordunuz. Al burada amına koyayım.” Yanından kıvrılarak geçerken kendisini fark etmemesine sinirlenen Fevzi, yılana bağırmaya başladı; “Isırsana lan! Isırsana! Buradayım işte. Isır beni al bak açtım bacağımı da” sinirle pantolonunu sıyırdı, ancak bu hareketi yılanın umurunda bile olmadı. O an yılanı yakalayıp yerden yere çarpmak istese de, bir çok insanın aksine, varlığını kanıtlamak için bir başka canlıya zarar vermeyi doğru bulmadı. Bu düşüncesiyle o güne dek ulaşabileceği en entelektüel zirveye ulaştığının farkında değildi. Kıvrılarak uzaklaşan yılanın arkasından “Gitme lan yılan! Gitme oğlum bak muhabbetim fena değildir benim” diye seslendi. Konuştukça sesi çatallaşıyor, boğazı düğümleniyordu; “Koskoca çölde yalnızsın bak sen de benim gibi. Gitmesene yılan! Gel lan arkadaş olalım, gelsene buraya” gözleri dolmuş uzaklaşan yılanın ardından bakarken ikinci bir yılanın kenardan çıktığını ve iki yılanın birlikte ilerlediğini gördü. Göz yaşlarını tutamayan Fevzi, dünyanın en büyük çölünün ortasında hıçkırarak ağlamaya başladı. Yerden aldığı bir avuç kumu yılanlara fırlatarak bağırmaya başladı; “Siktirin gidin! Geberin! Hepiniz geberin amına koyduğumun sürüngenleri! Sürüngenleeeerrrr!”
Aradan aylar geçmiş Fevzi yaşadığı şehre geri dönmüştü. Tüm girişimleri başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Dünyadaki tüm dinlerin mabetlerinde sabahlamış, dağlara çıkmış, çöllere düşmüş, nereye gittiyse, ne yaptıysa O’na ulaşamamış sesini duyuramamıştı. Bu yalnızlığı kabullenmeliydi. Başkaca da bir çaresi kalmamıştı. Yıldızlı bir gecede, şehrin en büyük köprüsünün altında, sırtını köprünün kolonlarına yaslamış yıldızları izleyerek şarabını içiyordu. Yıldızlar bile kendisi kadar yalnız değildi, yan yana durup birlikte sanki anlaşmışlar gibi senkron bir şekilde kırpışıyorlardı. Bir süre sonra yaşlıca bir adam gelip yanına oturdu. Oturur oturmaz da söylenmeye başladı; “Orospu çocukları, şu şehirde insansız bir yer yok mu ya? Başka yer bulamadın mı bu köprü altından başka” Yaşlı adam konuştukça Fevzi şaşkınlıkla adamın yüzüne bakıyordu. Yaşlı adamın söylenmesi bitince Fevzi heyecanla; “Orospu çocuğu diye bana mı dediniz” diye sordu. Bunu sorarken o kadar heyecanlı ve sevinçliydi ki adamın “evet” cevabı vermesi halinde tüm şehri göbek atarak dolaşabilirdi. İçi içine sığmıyor yaşlı adamın bir an önce cevap vermesi için sabırsızlıkla bekliyordu. Yaşlı adam bakışlarını Fevzi’nin yüzüne çevirdi. Fevzi adamın bakışlarını yakalamaya çalışıyordu. “Kör mü acaba?” diye düşündü. Çünkü adam Fevzi’ye bakıyor ama görmüyor gibiydi. Yaşlı adam gülümsedi “Ooo evlat sende mi bizdensin?” diye sordu. Bu soruyla Fevzi allak bullak oldu. “Ne? Nasıl yani? Bizden derken” Yaşlı adam izin istemeden, sormadan oldukça rahat bir tavırla Fevzi’nin elindeki şarap şişesini alıp kafasına dikti. Nefessiz kalacak kadar büyük bir yudum aldı. Şişeyi ağzından indirip şarabı yuttuktan sonra dışarıdaki havayı ciğerlerini dolduruncaya kadar içine çekti ve anlatmaya başladı “Kaç sene geçti bilmiyorum. Senin yaşlarındaydım işte. Büyük bir şirkette çalışıyordum. İşim gereği gün içinde yüzlerce insanla görüşüyordum. Öylesine bıkmış, öylesine usanmıştım ki insanlardan, bir gece yatağıma uzanırken, Allah’ın siktir ettiği bir yerde yaşamak istiyorum, hiçbir insanla uğraşmadan, konuşmadan, muhattap olmadan, lütfen beni siktr et, diye geçirdim içimden. Dua değildi bu, niye kabul etti anlamadım. Ertesi sabah bir uyandım, yaşıyorum ama yokum. Bırak insanları, kainatın gözünde yokum, yok hükmündeyim, hiç gibiyim.” Şaraptan bir yudum daha aldı. Fevzi ağzı açık adama bakıyordu. “Ben tek değil miymişim yani?” Yaşlı adam kendi kendine güldü; “Değilsin tabi. Senin benim gibi çok insan var aslında. Çoğuyla da tanıştım bir şekilde” Fevzi adamın elindeki şarap şişesini alıp kafasına dikti. Fevzi şarabını içerken yaşlı adam konuşmasına devam etti “Bu durumdan kurtuluşumuz olmadığını uzun zaman önce anladık. Bununla yaşamaya alıştık. Sen de alışsan iyi edersin” Fevzi’nin kalbi hızlı hızlı çarpmaya başladığı sırada beynindeki nöronlar son umut kırıntısını gömüyorlardı. Şaraptan bir yudum daha aldı. Nefesi kesilecek gibi oldu, gözleri büyüdü bir süre öylece durduktan sonra gülmeye başladı. Küçük küçük başlayan gülme kahkahalara dönüştü, yaşlı adam da Fevzi’nin kahkahasına katıldı. Birlikte katıla katıla gülmeye başladılar. Kahkahaları gökyüzüne ulaşıp yıldızlara karıştı. Onlar kahkaha attıkça yıldızlar da daha hızlı kırpıştı…
(*) Özdemir Asaf’ın ‘Jüri’ adlı şiirinden alınmıştır.
30.06.2023 / İzmir



Yorumlar