top of page

Bir Ağacın Altında İki Can'ın Hikayesi

  • Özgür Kılıçlar
  • 24 Ağu 2019
  • 7 dakikada okunur

“Dil söyler kulak dinler,

Kalp söyler kainat dinler”

Yunus Emre

Nihayet gelebilmiştik. Arabayı park ettiğimde kısa bir süre klimanın serinliğinden kendimi alıp öğle vakti sıcağına bırakmak konusunda tereddüt yaşıyordum. Kısa bir bekleyişten sonra yavaşça kontağı kapatıp kapıyı araladım. Öyle hızlı bir geçişi kaldırabileceğimi düşünmüyor olacaktım ki her şeyi ağırdan alıyordum. Fakat böyle daha fazla acı çekeceğimi düşünüp hızla kapıyı açıp kendimi sıcağın kollarına bıraktım. Ya da bırakacağımı zannediyordum. Arabadan indiğimde hiç de öyle düşündüğüm gibi bir sıcak olmadığını yüzümü yalayıp geçen meltem rüzgarından anladım. Misafir olarak geldiğimiz evin kızı ve oğlu, çoktan çantalarını alıp bahçeden geçerek evin kapısına ulaşmışlardı. Arabadan inen arkadaşım da çoktan kapıya ulaşmıştı. Seslendiğini duyunca ben de hareketlerimi hızlandırarak çantamı alıp arabayı kilitledim. Bahçenin içinden, küçük taşlardan yapılma yoldan geçerek evin tahta kapısına ulaştım. Kapıda evin annesiyle ve sıcak “hoş geldin”iyle karşılaştığımda yorgunluğumun süzülerek bedenimi terk ettiğini fark ettim.

Bahçede, bu ağacın altındaki masaya ne zaman oturduk? Bu tatlı sohbete ne zaman başladık? Hatırlamıyordum. Evin kızı elinde tepsi ve tepsinin üzerinde taşıdığı fincanlarla masaya gelip sakin ve nazikçe kahveleri dağıtırken babasının uyandığını birazdan geleceğini söyledi. Sessizlik çökmüştü masaya. Çöken sessizlikten yararlanıp etrafta göz gezdirmeye başladım. Küçük bir bahçenin ortasında, bahçeden daha küçük, duvarları yaz beyazı ev sakince duruyordu. Eve bakıldığında hissedilen tam da buydu. Sakinlik. Nereden geliyordu bu sakinlik anlamıyordum. Küçükken okuduğumuz masallardaki evlerin pencerelerine benzeyen, ardına kadar açık, kahverengi tahta panjurundan mı? Küçük bahçede evin annesinin özenle diktiği ve her birinden sanki kendi çocuğuymuş gibi bahsettiği rengarenk çiçekler vardı. Hemen yanı başımızda bir iğde ağacının dalına kurulmuş salıncak davetkar bir edayla esen meltemde hafif hafif sallanıyordu. Başka bir yerde görsem derme çatma diyeceğim bir çit evin etrafını çevreliyor ve evin ahengine o kadar uyumlu duruyordu ki başka hiçbir şey evin etrafını böylesine çevreleyemezdi. Bir masal kitabından fırlamış bu evin bahçesinde yüzümü gökyüzüne çevirmiş oturuyordum. Yıllar önce içinde yaşamak istediğim bir masalın tam ortasında gibi hissediyordum.

Gökyüzünde sakin bir edayla martılar süzülürken aceleci kırlangıçlar onlara eşlik ediyordu. Birden bir şeyin ayırdına varmış gibi bahçeye çevirdim gözlerimi. Gökyüzünde martılar ve kırlangıçlar beraber süzülürken bahçede oyuncu kediler sağa sola koşturuyor, miskin köpekler neşeli kedileri hayranlıkla izliyordu. Aynı çiçek üzerinde arılar ve kelebekler dans ederek bir konup, bir uçuyorlardı. Bu eve, bu bahçeye, bu gökyüzüne barış iklimi hakimdi. Evin hemen karşısında deniz uzaklardan köpürerek gelse de kıyıya yaklaştığında sakinleşiyor, tatlı bir dalga sesi çalınıyordu kulaklarımıza. Dinginlik tüm dünyaya buradan yayılıyor gibiydi.

Masadaki hareketlenmeyle tüm bu düşüncelerden sıyrılıp onların arasına döndüm. Evin kızı, aynı nazik ve kırılgan tavrıyla katlanır bir sandalyeyi açıp, başka bir sandalyede duran yastığı alarak az önce açtığı katlanır sandalyenin üzerine yerleştiriyordu. İstemsizce kapıya yöneldi gözlerim. Bastonuna dayanarak Cenap Bey, güneş gözlüklerinin altından tatlı bir tebessümle bize doğru yavaş yavaş geliyordu. Yavaş gelişiyle bizi selamlamakta geç kalmak istememiş olacak ki yürürken bir yandan gülümseyerek “Hoş geldiniz” diyordu. Kelimenin tam anlamıyla bu evi, bu dinginliği ve içinde yaşayan herkesi, her şeyi biz de “Hoş bulduk”.

Bizimle tek tek selamlaşan Cenap Bey, açık mavi ve hüzünlü gözlerle kendisine bakan oğluna sıkı sıkı ve uzun uzun sarıldı. Askerde olan evin oğlu aylar sonra ilk defa geliyordu. Bir süre onların hasret gidermesini sessizce izledik. Derin bir nefes alıp masaya oturdular ikisi de. Çay eşliğinde tatlı bir sohbete koyulduk. Cenap Bey, çevreden, denizden, etraftaki insanlardan bahsederken arada kendine yakışan bilge bir tavırla kimi romanlardan, yazarlardan cümlelerle süslüyordu anlattıklarını. O’nu dinlerken, şehrin, hiçbir şeyi anlatmayı beceremeyen buna rağmen çok konuşmaktan da geri durmayan insanlarından ne kadar sıkıldığımı fark ettim. Benim gibi çabuk sıkılan bir adama şimdi dinlemek büyük bir keyif veriyordu. Söz dönüp dolaşıp bahçede her köşeden çıkan irili ufaklı kedilere geldiğinde Cenap Bey sustu. O susunca sessizlik gelip aramıza kuruldu. Güneş gözlüğünü çıkarıp kısa bir an uzaklara daldı. Çenesinin hareketlenmesinden ve gözlüğünü tişörtünün kenarıyla aceleyle temizlemeye çalışmasından bir şeyler anlatacağını anlıyor, sabırsızlıkla bekliyorduk. Şimdi bu bahçede, bu ağacın altında dinleyeceğimiz, bu dünyada karşılaşmış yolları kesişmiş iki can’ın hikayesiydi. Cenap Bey derin nefes alarak ağır ağır anlatmaya koyuldu:

…. Uyandığımda henüz öğlen olmamış ancak pencereden içeri sızan güneş odayı olabildiğince ısıtmıştı. Gözlerimi açıp odada gezdirdim. Küçük bir kasabanın, küçük bir otel odasıydı. Satmak için getirdiğim kitap kolileri odanın ortasında bir yığın olarak duruyordu. Gençtim o zamanlar, kitapları elde taşımak yormuyordu beni. Kitapları dağıtmam gerekiyordu fakat ben bu günü kasabadaki eski bir dostumu görmeye onunla vakit geçirmeye ayırmıştım. Saatime baktım. Kahvaltı edecek vaktim vardı. Yataktan ağır ağır doğrulup kalktım. İçeri sızan güneş ışığını serbest bırakmak istercesine perdeleri sonuna kadar açtım. İçeri hücum eden güneş ışığının karşısında gerinip her sabah yaptığım gibi, güneşe ve hayata teşekkür ettim.

Hayata teşekkür etmek. Böyle söyledi Cenap Bey. Bu, yaşamın kıymetini, bizi ayakta tutan yaşamın ta kendisi olduğu bilgisine erişmiş birinin yapabileceği bir şeydi. Kaç kişinin aklına gelirdi ki hayata teşekkür etmek, edebilmek…

… Kahvaltım bitmiş arkadaşımı bekliyordum sabırsızlıkla. Kasabanın derme çatma bir kahvesinde taze çayımı yudumlarken kasabayı, kasabanın dar ve yoksul sokaklarını, her şeye rağmen bu yoksulluk içinde hayata umutla bakan kasaba insanını görmek için sabırsızlanıyordum. Hayatın kendisine tanıklık etmek, yaşama şahit olmaktı bu. Bu düşünceler içindeyken eski dostum bir an yanımda beliriverdi. Kalkıp kucaklaştım. İki insanın birbirini yeniden görmenin sevinciyle, aradan geçen zamanın bizden hiçbir şey götürmediğini görmenin mutluluğuyla kucaklaştık ve tüm o geçen zamanın acısını çıkarmak ister gibi aceleci bir sohbete koyulduk. Kim bilir kaç bardak çaya sığdırmaya çalıştık yaşadıklarımızı. Dostum “vaktimizi burada böyle geçirmeyelim. Gel sana kasabayı gezdireyim” dediğinde beni ne kadar iyi tanıdığını bir kez daha anladım. Etrafı görmek, tanımak için sabırsızlandığımdan adı gibi emindi. Aceleyle öğle güneşinin vurduğu, gölgelerin çekilip kendi zamanlarını beklediği sokaklara vurduk kendimizi.

İçimde anlam veremediğim başka bir his daha vardı. Bir şey görmeyi umut eder gibi bir his. Garip bir his. Sanki bir yerde beni bekleyen bir şey var gibi ve ben yolunu kaybetmiş çocuk gibi sokak sokak gezerek onu arıyordum. Öyle ki sokağın köşesinden dostumun tam zıttı yöne dönüyordum. Gideceğim yeri biliyormuşçasına. Başka yöne döndüğümü gören dostum gelip arkamdan yetişiyor benim gitmek istediğim yöne doğru gidiyordu. Bir taraftan da laflıyorduk. Nerede olduğumuzu, şu sokağın nereye çıktığını bilmiyordum ve bu şekilde dolaşmak müthiş bir keyif veriyordu. Tam bir sokağa girmiştik ki, dostum bir şey hatırlar gibi bana dönüp, bu sokağın sonunda bir arkadaşının dükkanı olduğunu, ona uğrayıp biraz soluklanabileceğimizi söyledi. Hem tanışmamızı da istiyordu. Bunları konuşurken bahsettiği dükkanın önüne geldik. İçimdeki o garip his, bir şeyleri arayan, sanki beni bekleyen biri varmış gibi hissettiğim şey bir anda yerini derin bir huzura bıraktı. Dükkandan içeri girip dostumun bahsettiği arkadaşıyla tanıştım. Onlar sohbet ederken izlendiğimi fark ettim. Sanki biri durmuş öylece beni izliyordu. Dükkanda bizden başka kimse yoktu oysa ama bariz bir şekilde biri bana bakıyordu.

Evin kızı kahve yapmıştı ve yaptığı kahveleri dağıtırken Cenap Bey sustu. Hikayenin en heyecanlı kısmıydı. Merakla bekliyorduk. Kahveyi alıp teşekkür ettim. Kafamı kaldırdığımda uzun kirpiklerinde güneş ışıklarının oynaştığını gördüm. Hepimiz kahve içerken Cenap Bey ada çayı içiyordu. Çayından bir yudum aldı. Derin bir nefes alarak kaldığı yerden anlatmaya devam etti.

Beni izleyen kimdi, neydi bulmak için gözlerimi dükkanın içinde gezdirirken gördüm onu. Az ilerde yerde bir çift zeytin yeşili gözle bana bakıyordu. Patilerini gövdesinin altına katlayarak oturmuş öylece bakan bu dükkanın kedisiydi. Gözümün tam içine “Sonunda gelebildin, nerede kaldın Cenap?” der gibi bakıyordu. Büyük bir hayranlıkla bakıyordum kediye. Tam bir tekirdi. Sağlıklı tüyleri ışık vurduğunda parlıyordu. Sırtındaki ve kafasındaki çizgiler kusursuz bir şekilde yol alıyordu. O’na doğru eğildim. “Ne kadar da güzelsin” diyerek başını okşadım. Gözlerini huzurla kısıp mırlamaya başladı. Kahvede eski dostuma sarılırken hissettiğim gibi, birbirimizi görmenin sevinciyle okşuyordum başını. Aynı sevinci bu küçük kedinin gözlerinde de görüyordum. Gelecekten bir dosta kavuştuğumu henüz bilmiyordum. Dostum ve arkadaşı susmuş bizi izliyordu.

O dükkanda ne kadar kaldım bilmiyordum. Kaldığım süre boyunca bu sevimli kedi bir an olsun gözlerini benden ayırmadı. Kafamı ne zaman çevirsem göz göze geliyorduk. Ne zaman göz göze gelsek sanki “nerede kaldın Cenap?” diye soruyordu. Keşke onu alıp götürebilsem, keşke yanımdan hiç ayırmasam, keşke… diye geçirdim içimden ancak dükkan sahibine söyleyemedim bunu. Böylelikle zaman ilerlemiş kalkma vakti gelmişti. İstemeye istemeye dükkandan dışarı attım adımımı arkama dönüp baktım. Son bir kez göz göze geldik…

Bir martı sesi böldü anlatmasını, Cenap Bey bakışlarını gökyüzüne çevirdi. Ben de baktım. Bir martı sakince süzülürken küçük bir kırlangıç da aceleci kanat çırpışıyla geçti üzerimizden. Hikayenin devamını merak ediyor fakat soramıyordum. Elbet anlatacaktı sabırsızlanmanın bir anlamı yoktu. Bunun yerine sabırla oturup keyfini çıkarmak daha mantıklı geliyordu. O yüzden sessizce bekledim. Cenap Bey bakışlarını gökyüzünden masaya çevirdi. Dudağının kenarındaki tebessümle anlatmaya devam etti:

Kasabada kaldığım süre boyunca o kediyi aklımdan çıkaramıyordum. Aklımdan çıkaramadığım kedi değildi aslında. O an, o dükkanda iki can bir araya geldik, yolumuz o dükkanda kesişti ve ben bunu hissettim. Alıp gelmeliydim onu. Yanımda olmalıydı. Dükkanın sahibi mülayim bir adamdı. Belki söylersem karşı çıkmaz verirdi. Belki o da kediden usanmış “biri alır mı acaba?” diye geçiriyordu içinden. Kasabadan ayrılmadan tekrar görmeliydim onu. Bu kez belki dükkan sahibine onu almayı teklif edebilirdim en azından.

Kasabadan ayrılacağım gün vedalaşmak için dostumla tekrar buluştuk. Bir daha ne zaman görüşebileceğimizi bilemediğimiz için birlikte zaman geçirmeyi planlıyorduk. Oysa benim aklımda “Mırnık” vardı. Evet, O’na bu ismi takmıştım kendi kendime. Severken çıkardığı sesten esinlenmiştim. Olsa olsa adı Mırnık olurdu diye geçirmiştim içimden. Dostumla birlikte yine kasaba sokaklarında dolaşırken tekrar o dükkana gitmeyi istediğimi söyledim. Dostum hiç sorgulamadan dükkana doğru yöneldi. Zaten yakınlarındaymışız ki bir çırpıda vardık dükkana. Aceleci adımlarla girip dükkan sahibiyle selamlaştım. Garip bir durgunluk vardı adamda. Geldiğimize mi hoşnut olmamıştı bilemiyordum. Açıkçası Mırnık’ı göreceğim için de umursamıyordum. Dostum da dükkan sahibindeki garipliği fark etmiş olacak ki “Neyin var?” diye sordu. Dükkanın içinde gözlerimi gezdirip Mırnık’ı ararken, dükkan sahibinin “Mırnık öldü” dediğini duydum. Birden nefesim kesildi “nasıl?” diye sorabildim sadece. “Siz dükkandan ayrıldıktan hemen sonra, nasıl oldu anlamadım oturduğu yerden birden sokağa fırladı… o sırada sokaktan geçen arabanın altında kaldı” diyebildi sadece. Üzgün olduğu her halinden belliydi. Bir süre öylece konuşmadan oturduk. Sessizlikte kafamdaki düşünce gittikçe büyüyordu “Almalıydın, Mırnık’ı yanına almalıydın, alsaydın böyle olmazdı” Birden ayağa kalktım. Daha fazla duramayacaktım orada. Durursam hüngür hüngür ağlayacaktım. Dostumla birlikte çıktık dükkandan ve hiç konuşmadan yürüdük.

Boğazım düğümlenmişti. Zorla yutkunabildim. Bir şey olmalıydı, bir mucize. Sokağın köşesinden çıkmalıydı Mırnık. “Meğer ölmemiş” demeliydi Cenap Bey. Ancak demiyor sadece susuyordu. O günkü acıyı tekrar yaşar gibi susuyordu. O gün o dükkanda üç adamın susarak oturduğu gibi susuyordu. Cenap Bey evin kızına baktı babacan gülümsemesiyle. Evin kızı babasının şefkatle gülümsediğini görünce, O’da gülümsedi. Evin kızının ince gülümseyişinde gerçekten bir mucizenin yaşanmış olabileceğine inancım arttı. Evin annesi de, evin oğlu da aynı şekilde gülümsüyorlardı. Ben ve arkadaşım iki hüzünlü göz onların aralarındaki bu sessiz ama birbirlerini anlayan hallerini merakla izliyorduk. Cenap Bey devam etti.

Aradan yıllar geçti. Mırnık’ı hiç unutmadım. Ne zaman nerede bir kedi görsem hep aklıma geldi. Zeytin yeşili gözleri, pembe küçük burnuyla, soru sorar gibi bakışıyla… hiç aklımdan çıkmadı. Çok şey yaşandı, mutluluklar, hüzünler… ama hiçbir şey Mırnık’ı unutturamadı. Sonra işte bu bir yanımı hayata daha sıkı bağlayan olay oldu. Yine de Mırnık’ı unutmadım…

Bir gün yürüyüşe çıkmak için hazırlanmıştım. Koltuk değneğimi alıp tam adım atacaktım ki bahçenin girişinde aynı zeytin yeşili gözlerle, aynı soru dolu bakışıyla Mırnık’ı gördüm. Tıpatıp aynısıydı. “Ben geldim Cenap” der gibi bakıyordu. Tüylerinin rengi, çizgileri, birebir aynıydı. Bahçesinin ortasında donup kalmıştım. “Mırnık” diyebildim sadece. Sanki duymuş gibi, sanki adını biliyormuş gibi gelip ayaklarıma dolandı. O an dizlerimin bağı çözüldü. Az önce kalktığım sandalyeye bıraktım kendimi düşmemek için. Sandalyeye oturur oturmaz bir sıçrayışta kucağıma çıktı Mırnık. Kafasını göğsüme yaslayıp oturdu. Oturur oturmaz “mır, mır” diye ses çıkarmaya başladı. Ne oldu, nasıl oldu bilmiyorum ama bu küçük yavru kedi Mırnık’tı işte…

Sözünü bitirir bitirmez bir kedi gelip kucağına çıktı Cenap Bey’in. Biraz önce evin kızının, annesinin ve evin oğlunun yüzündeki gülümsemenin aynısı şimdi benim ve arkadaşımın da yüzünde vardı.

Bu bahçede, bu ağacın altında, iki can, Cenap Bey ve Mırnık’ın hikayesi bir kez daha akıp hayata karıştı.

Özgür Kılıçlar

19.07.2019 / İZMİR

Yorumlar


Join my mailing list

Thanks for submitting!

© 2023 by The Book Lover. Proudly created with Wix.com

bottom of page