Oysa Dallarıma Bahar Yürüyecekti...
- Özgür Kılıçlar
- 24 Ağu 2019
- 4 dakikada okunur
Şimdi çaresizlik dağının zirvesine yalnızlık bayrağını dikip, gölgesinde oturup, kendime bakmaktan başka ne yapabilirim ki? Orada, o gecenin ortasında durup bir yara olmanı izlemekten başka ne yapabilirim? Umut, daha doğmamış bir çocuk, kendi ellerimle toprağa gömmeye çalıştığım. Hâl böyleyken ne yapabilirim?
Nasıl anlatabilirim ki o geceyi? Yıldızlar, yakamoz ve hafif esen meltem rüzgârını. Nasıl anlatabilirdim? Aslında, saçlarını döktüğünde serildiğini gecenin ve kirpiklerine tutunduğunu yıldızların. Yakamozların gözlerindeki denizde dans etiğini. Meltem rüzgârının, sesinin tınısında var olduğunu nasıl anlatabilirdim? Devran ve feleğin varlığına tavaf ettiğini nasıl anlatabilirdim ki?
Oysa dallarıma bahar yürüyecekti daha… en renklisinden bir bahara duracaktım. Alı al, moru mor çiçekler bezenerek ve gülüşlerini nakşedecektim yapraklara, tüm bahar sen gibi gülecekti ve ben bunu nereden bilebilirdim ki?
Yani o gece, yani henüz varlığından haberdar olmadığım o gece, kapıdan sessizce gelip, aramıza karıştığın o gece, tüm bunları nereden bilebilirdim ki? Basarken toprağı incitmeyecek kadar hafif buna rağmen içimi titretecek kadar yoğun ayak sesini o gece duydum. Her nefes alışında tekrar tekrar nasıl canlandığını yaşamın, işte o gece gördüm. Varlığından öte kalan tüm boşluğu nasıl doldurduğuna o gece tanık oldum. İçimde bir ırmak o gece akmaya başladı. Çağıldayıp köpürerek, kıyılarıma çarparak akıp geçti kalbimin tam ortasından.
Zaman denen azgın nehir, durmadan akan, akan, akan o nehir sanki duruldu. Oysa tam ortasında duruyordum, alsın götürsün, kıyılara vursun, çırpınıp içinde boğulayım dediğim o nehir bana inat, doğaya inat, kendine inat eder gibi akmıyordu. Günler kelebeklerin kanat çırpışlarıyla geçmeye başladı. Boğazıma kadar kelebek doluydu içim ve hepsi aynı anda kanat çırpıyorlardı. Ağzımı açsam binlerce, on binlerce kelebek güneşe doğru kanatlanacaktı. Her sabah aynı düşe uyanıyordum. Uzun siyah ve derin kahverengi bir düşe.
Artık başımın belasıydı gündüz düşleri. Olur olmaz yerde yüzümü güldüren, kabımdan taşıran, kâh arş-ı alaya çıkaran, kâh yerin yedi kat altına indiren gündüz düşleri. Mutlu, umutlu ama en çok sorularla tıka basa dolu.
Şehrin bir ucundan diğer ucuna kanatlanarak geliyordum. Kelebek dolu gövdemi, gün sonuna sıkışmış küçük zaman dilimlerine taşıyordum. Yokluğunda ölü bir su birikintisine dönen zaman, varlığından aldığı güçle olacak ki durmadan akmaya başlıyordu. Öyle hızlı akıyordu ki içinde kayboluyordum. Orada, o sokakta, öylece dururken bedenim, ruhum zamanın debisinde, zamansız düşlerde çalkalanıyordu.
Tek başıma geldiğim o uzun yoldan, yaşamına tanık ederek beni, birlikte dönüyorduk ve yüz yıllık yol sayılı dakikalara iniveriyordu hemen. Oysa ben geçmişine değil geleceğine tanıklık etmek istiyordum. Senden yayılan her mimik, her kelime gelip hafızama yer ediyordu. Konuşurken duraksamaların, kendi kendine ettiğin tebessüm, çatılan kaşlar, kırpışan gözkapakları, kısılıp açılan gözler... Her biri üzerine kalın kalın kitaplar, dize dize şiirler yazılabilirdi. Masallar, söylenceler türetilip, diyar diyar gezen ozanlar dillere destan edebilirdi.
Bir giz var hayata dokunuşunda. Tuvale resim yapar gibi boyuyorsun hayatı kendine ait bin bir renk ile. Tüm dokunuşların narin fırça darbeleri gibi iniyor hayata. Değiştirip dönüştürüyor, yeni yollar çiziyor, an’a ve anlam’a başka anlamlar katıyorsun. Bir giz var, “haiku” gibi kısa fakat derin mana barındıran bir şiir gibi. Bir çırpıda okunabilen, anlatması yüzyıllar süren. Bir giz var, içinde kaybolup kendimi bulduğum.
Sen yokken her şey olağan akışında sürüyor, tüm yaşam kendi akışında. Varlığın, yaşamın bakışını üzerine çeviriyor. Bahçedeki ağaç isminin ezgisiyle salınıyor rüzgârda, dalgalanıp köpüren deniz, seni görünce ehlileşip, berraklaşıyor. Güneş, kirpiklerinin ucunda görmek istiyor kendini, Ay, gülüşüne gizleniyor, yıldızlar, bu kadar uzakta olmalarına hayıflanarak kırpışıyor.
Tüm cümlelerimi bir çuvala doldurup sırtlanarak geliyorum o masal diyarına. Sen orada, ben orada, gökyüzü ve yıldızlar orada. Yan yana ama yüzyıllık mesafe aramızda. Tutup göğüs kafesimi iki yana açsam kalbimde, tanıdık bir bahçede nasıl salındığını göreceksin belki de. Yan yana ama yüz yıllık mesafe aramızda. Tüm cümlelerim küfleniyor o çuvalda. Çıkmamak için diretiyorlar. Çıksalar ne büyü kalacak ortada ne de masal. Yüz yıllık mesafe aramızda yine de yan yana.
Tekrar dönüşler, yollar, ah keşkeler ile dönüyorum kendi zaman ve mekanıma. Günler Akdeniz iklimine dönüyor, gündüzler sıcak ve kurak, geceler soğuk ve yağmurlu. Düş biriktiriyorum gündüz, gece cümleler. Düşsel bir köprü kurmaya niyetleniyorum buradan oraya her seferinde tamamlanmadan yıkılıyor. Bir daha yaşanmayacak anlar üzerine koyuyorum umutlarımı. Tükensin.. tükensin.. tükensin.. istiyorum.
Zaman sonbahar kılığına bürünerek geçiyor. Yapraklarım dökülmeye yüz tutuyor. Dallarım kırılıp gövdeme batıyor. Kendimi kilitleyip bir kutuya kör kuyulara atıyorum anahtarını. Varlığını bilip yokluğuna tutunuyorum. Saklandığım yerde bulmasınlar istiyorum, “elma” deseler çıkacağımı bilerek.
Uzun bir yola çıkacak gibi hazırlıyorum biriktirdiklerimi. Hepsini bir düzenle ve özenle yerleştirip pervane misali etrafında dönmeye geliyorum bir kez daha o masal diyarına. Dönüyorum, dönüyorum, dönüyorum, aklım dönüyor, fikrim dönüyor, tüm dünya, evren dönüyor fakat ne bir cümle çıkarıp serebiliyorum gökyüzüne, ne bir harf, ne de bir ses.
Sert bir rüzgâr esiyor. Ay, dolunaya dönüyor, yıldızlar gelip yerleşiyor gökyüzüne, deniz sakin sakin salınıyor yakamozlarını vererek. Aklım başımdan gitmiş fikrim zaten firarda. An içinde an kovalıyorum. Ne söylenmedik cümle kalsın istiyorum ne de cevaplanmadık soru. Zihnimdeki girdabın içinde döne döne, bata çıka gidiyorum… Kafamı kaldırıp gökyüzüne bakıyorum. Bulutlar aynı yerde, dolunay aynı parlaklıkta, yıldızlar yanıp sönmüyor, oldukları gibi duruyorlar, rüzgar havada asılı duruyor, yakamozlar salınmıyorlar denizin üstünde, tekneler sallanmıyor, saatin tik takları duruyor, zaman duruyor. Bekliyorlar. Beni bekliyorlar. Sakladığım yerden kurduğum cümleleri çıkarıp savurmamı bekliyorlar. Varsın beklesinler. Çünkü ben o an yine yaşamına tanıklık ediyorum. Kıpırdayan dudaklarından dökülen hayallerine ve ideallerine tanık oluyorum. Kendini anlatacak bir zaman dilimi bulmuş gibi anlatıyorsun. Yapmadığın bir şeyi yapıyormuş gibi. Nasıl bölebilirdim ki böyle bir anı?
Zaman değişiyor, mekan değişiyor sıra benim cümlelerime geliyor. Kutuyu bir kez açtım, hepsi birden fırlıyor karışıyor zihnim. Yakaladığımı tutup önüne getiriyorum birer birer fakat karmakarışık. Dudaklarım kıpırdıyor ses oluyor, sesler harflere, harfler cümlelere... Her cümle gözlerinde derin anlamsızlıklara dönüyor ve sonunda susuyoruz acemice. Bir dal kırılıyor bende kimseye duyurmadan.
Şimdi orada, o gecenin ortasında durup bir yara olmanı izliyorum. Umut, daha doğmamış bir çocuk, kendi ellerimle toprağa gömmeye çalışıyorum. Hâl böyleyken…?
19.08.2019/İzmir



Yorumlar