Kamil Efendi'nin Kafkaesk Dönüşümü
- Özgür Kılıçlar
- 20 Tem 2021
- 13 dakikada okunur
O sabah yine aynı saatte gözünü açtı Kamil Efendi. Sanki gözü, altı otuz beşe kurulu gibiydi. Yaklaşık yirmi yıldır aynı dairede çalışıyor ve yirmi yıldır gözü hep aynı saatte açılıyordu. Kamil Efendi’nin gözü dakika şaşmıyordu üstelik. Bir keresinde zatürre olduğunda yedide uyanmıştı da bütün bir günü sersem gibi geçirmiş o fazladan uyuduğu yirmi beş dakika canına okumuştu.
Yattığı yerden bir müddet tavanı izledi. Dün sabah gördüğü çatlak, kendisinin boyadığı ve karısının her gördüğünde “elinden bir iş de doğru düzgün gelsin be Kamil” diye söylenmesine sebep olan tavanı boyadıktan sonra kalan fırça izleri, yağmurda akan akmış, akamayıp da kalan suyun bıraktığı rutubet lekesi her zamanki yerlerinde duruyorlardı. Kamil Efendi her sabah gözünü açıp bir süre tavanı seyreder bu sırada o gün yapacaklarını kafasında sıralardı. Bu sabah da dakika şaşmaz gözünü açtığında bir müddet tavanı seyretti. Niye seyretmesindi ki? Hayır yani bu sabahın bir önceki sabahtan ne farkı olabilirdi? Bir önceki sabah ne kadar boktansa bu sabah da aynı derecede boktan ve sıkıcı idi. Dün sabah tavanı seyrederken yaptığı gibi yine kafasında yapacakları sırlamaya koyuldu. Hayır neden koyulmasındı ki? Dünkü sabahtan ne farkı var bu sabahın? Hanımı uyandırmadan kalkacak, çocukların kahvaltısı hazırlanacak, çocuklar güç bela kaldırılacak, kahvaltı etmeleri sağlanacak ve o arada kendisi de iki lokma bir şeyler yiyecek, çocuklar okul servisine binerken o da kendini bu azgın şehrin keşmekeşine bırakacaktı. Zaten Kamil Efendi evden işe gitmek gibi bir bilinç ile çıkmıyordu. O’nun bilinci ancak kapıdan çıkmaya yetiyor gerisini şehrin akışı sağlıyordu. Kamil Efendi kendini kapıdan bir bırakıyor, kah sıkışarak, kah ezilip büzülerek, itilip kakılarak çalıştığı dairenin kapısına kadar sürüklüyor ve fukara sümüğü gibi yapıştırıyordu kapıya şehir O’nu.
Kamil Efendi ilk sıradan yani hanımı uyandırmadan kalkmaya yeltenecekti ki eşi İsmet’in yanında olmadığını hissetti. Bu hissiyatını doğrulamak için istemsiz olarak kafasını çevirip yanına bakmak istese de tuhaf bir şekilde o koca ve biçimsiz kafasını çeviremediğini anladı. “uyurken inme inmiş olmasın” diye düşündü. Nihayetinde her ne kadar adı “inme” olsa da adına inat iniyor ve indiği insanın anasını ağlatabiliyordu bu, ana ağlatan hastalık.
Kolunu bacağını oynatmayı denedi fakat bir tuhaflık vardı. Ayakları hiç öyle dün sabahki ayakları gibi değildi. Boşlukta ve hızlı bir şekilde hareket ediyordu. “Yok bu benim ayağım olamaz, benim ayağım olsa bilirim elli yıllık ayağım sonuçta” diye düşündü. Tekrar ayağını hareket ettirdi. Bir kere hareket ettirmeye kalkınca zembereği boşalmış gibi hareket ediyor ve Kamil Efendi durduramıyordu. Doğrulup ayağına bakmayı akıl edebildi nihayet. Kamil Efendi bazı şeyleri geç akıl edebiliyordu. Fakat doğrulmak şöyle dursun milim kıpırdayamıyordu. Sırtı sanki tahta gibiydi. Bir kere daha hamle yaptı, doğrulamadığı gibi bu kez olduğu yerde dönmeye başladı. Kamil Efendi’nin ayakları hızlıca hareket ediyor gövdesi olduğu yerde fırdöndü gibi dönüyordu ve bütün bunlar Kamil Efendi’nin iradesi dışında oluyordu. Durdu. Nefes nefese kalmış, başı dönmüştü. O koca, şişko gövdesini kıpırdatamıyor ama nasıl oluyorsa topaç gibi dönebiliyordu. Sinirlendi. Kıpkırmızı kesildiğini hissetti. Kamil Efendi sinirlendiğinde kendini kıpkırmızı tahayyül ederdi hep. Çizgi filmde mi görmüştü çocukken? Yoksa bir karikatürden mi kazınmıştı o santimetre kübü düşük beyin kıvrımlarına bilinmez ama gözünün önüne kendi suratı kıpkırmızı gelirdi her sinirlendiğinde.
Henüz yaşadığı şoku atlatamayan ki yaşadığının bir “şok” olduğunu bile anlamayan Kamil Efendi ansızın kollarını fark etti. Siyah, uzun ve ince iki şey Kamil Efendi’nin kollarının yerini almıştı. “İsmeeeet” diye bağırmaktan başka bir şey düşünemedi, madem başka bir şey düşünemiyor ve bu gidişle de düşünemeyecekti, kapasiteyi zorlamanın ne anlamı vardı? Hemen uygulamaya geçip bağırdı: “İsmeeeett!!!” Sesini kendisi bile zor duyabiliyordu. Durup derin bir nefes aldı. Biraz önce kolu yerine gördüğü iki siyah çıkıntıyı tekrar görmemek için gözlerini tavana dikip bütün gücüyle “İsmeeeeettt!!!!” diye tekrar ve boğazını yırtarcasına bağırdı ama sesini kendisi duyamıyordu kaldı ki İsmet duysun. Hızlı hızlı nefes alıp vermeye başladı. Sakin olmaya çalışıyordu. Kabus olabileceğini düşündü. Gözlerini kapatıp açacak ve o boktan sabaha bir an evvel kavuşacak hatta bu boktan sabah için şükredecekti. Gözleri kapalıyken bir çığlık duydu. Evet İsmet’in sesiydi bu. “Nihayet !” diye gözünü açtığında karşısında dev bir İsmet gördü. Dev İsmet’in elinde bir de dev plastik bir terlik vardı ve üzerine doğru geliyordu. Kamil Efendi bu kez gözlerini kapatıp kelime-i şahadet getirmeye koyuldu. Dev terlik olabildiğince hızlı Kamil Efendi’nin hemen yanına indi. O kuvvetle yattığı yerden havaya yükselip, döndü ve ayaklarının üstüne düştü. Düşer düşmez de zembereğinden boşalan ayaklar var gücüyle hareket etmeye başladı. Kamil Efendi dört eklemli siyah çıkıntının hızlı hareket etmesiyle dev yastığın yanından geçip dev yatağın başına bir çırpıda geldi fakat duramıyordu. “Laaaaaan!!!!” diye bağırması da işe yaramadı. Yaramaması da gayet doğal çünkü “laaan” sesine duyarlı bir frenleme sistemi henüz icat edilmedi. Dev yatağın başından aşağı doğru baş aşağı koşmasına devam ediyordu. Bir yandan baş aşağı koşuyor bir yandan da “N’oooluyooo Laaan?” diye anlamsız ve gereksiz bir şekilde bağırıyordu.
Bir çırpıda zemine ulaşmış yatak ile duvar arasında bir insanın elinin giremeyeceği boşlukta, karanlıkta öylece duruyordu. Zihni, düşünceleri allak bullak olmuştu. O karışıklık içerisinde ne olduğuna dair bir cevap bulmaya çalışıyordu ki aradığı cevabı kafasını kaldırınca gördü. İsmet ile evlendiklerinde aldıkları, Kamil Efendi’nin büyük oğlundan yaşça daha büyük olan ve yerinden kıpırdaması artık imkansız gibi görünen yaşlı gardırobun aynalı kapağında kendini gördü. Görür görmez de çığlığı bastı. Tam karşısında aynada, kafasında uzunca iki anteni olan, kahverengi iğrenç bir hamam böceği olarak görünüyordu. Evet Kamil Efendi aynada hamam böceği olarak görünüyordu. Ne yapacağını bilemedi, olsaydı belki eli ayağına dolaşacaktı ancak dolaşacak bir eli yok, ayağı da elli yıllık taraklı ve kokan o ayağı değildi. Götten ve de eklem bacaklı bir hamam böceğiydi artık. Gözlerine inanamıyordu. Dev İsmet ve dev terliğine aldırmadan yürüdü ve aynanın önünde durdu. Kısa bir süre sessizce kendisini izledi. “Nasıl olur?” Aynada kendi gözlerine baktı. Antenleri ağır ağır öne ve arkaya oynadı. Küçük bir damla yaş süzülürken kısık ve boğuk bir sesle tekrarladı. “Nasıl olur?”
Bu duygusal anı Dev İsmet ve terliği bozdu. Dev İsmet terliği fırlatırken “Allah cezanı vermesin Kamil! Kaç defa şu evi ilaçlayalım dedim” diye söylenmekten de geri durmuyordu. İsmet’in doğası buydu. Herhangi bir şeyi, hele Kamil Efendi ile ilgili bir şeyi söylemekten hiç geri durmuyor, hatta olabildiğince de ileri gidiyordu. Fırlattığı terlik Kamil Efendi’nin birkaç adım gerisine düştü. Kamil Efendi kendine gelip hızla koşmaya başladı tekrar. Nereye doğru koşacağını düşünmek yerine ne yapacağını düşünüyordu. Kamil Efendinin küçük ölçekli beyninde çalışan birkaç nöron hemen bir kriz masası kurmuş ne yapılacağını tartışıyorlardı. Nöronlara da pek güven olmazdı hani. Tartışmadan bunalıp kriz masasını anında rakı masasına dönüştürüp kişiyi “Dünya zikime, minare götüme”ci bir ruh haline sokabilirdi. Ancak yapmadılar. Kriz masasında uzun uzun konuyu tartışmaya başladılar. Yakın akrabaları arama simülasyonunu Kamil Efendi’nin zihninde oynatmaya başladılar.
İlk abisini getirdiler Kamil Efendi’nin aklına fakat O da Almanya’da yaşıyordu. Senede bir gelir, Kamil Efendi’yi ya görür, ya görmez köye babasının yanına giderdi. Babasını da çok sevdiğinden değil, bütün yıl ortakçının ekip biçtiği tarladan babasına düşen parayı almak için giderdi. Kamil Efendi’ye o paradan zırnık koklatmazdı. Bir keresinde paraya çok sıkıştığında Kamil Efendi utana sıkıla o paradan kendi payına düşeni isteme gibi bir gaflette bulununca telefonda kısa bir sessizlik olmuş ve sonrasında abisi gürlemişti: “Ulan eşşek herif! Babam öldü de pay mı istiyorsun? Hem ben o parayı cebime mi koyuyorum sanıyorsun? Babamın adına biriktiriyorum. Allah geçinden versin yarın bir gün babama bir şey olsa cenazeyi sen mi kaldıracaksın? Sen daha götünü kaldırıp bir kez köye gitmemiş adamsın cenazeyi nasıl kaldıracaksın?” demiş ve tüm bunları bir nefeste söylemişti. Kamil Efendi tam cevap verecekti ki gür sesiyle sözünü keserek “Duymamış olayım Kamil! Bunu ne sen söylemiş ol, ne de ben duymuş olayım! Yok para mara” diyerek telefonu kapatmıştı. Kamil Efendi telefonun suratına kapandığını hemen yanı başında zebella gibi duran karısı İsmet’e çaktırmamak için sanki abisini dinliyormuş gibi yapmış bir süre “Hıı… anladım… n’apalım sağlık olsun… Tamam… yengeme selam söyle, haydi sağlıcakla kalın…” diyerek telefonu kapatmıştı.
Simülasyondan anlaşıldı ki abisinden kendisine bir hayır gelmezdi. Bu kez kriz masası nöronları babayı gündeme getirdiler. Hatta bir ibiş nöronu bu fikir çok heyecanlandırdı. “Tabi abicim” dedi ibiş nöron masanın başında duruma kesin çözüm bulmanın rahatlığıyla gevşeyip kravatını gevşeten plaza çalışanı gibi arkasına yaslanarak. “Ne de olsa babadır. Hangi baba evladının hamamböceği olmasına seyirci kalabilir ki?.” Kriz masasının en telaşlı nöronu atıldı “Güzel diyorsun da abicim babasını arayıp ne diyecek bu Kamil?” Hemen babayı arama simülasyonu oynatıldı Kamil Efendi’nin karanlık zihninde. Kamil Efendi bir yandan koşarken bir yandan da babasıyla yaşayacağı muhtemel diyaloğu düşündü: “Baba ben hamamböceği oldum ne yapsak acaba?”, “Hah bir böcek olmadığın kalmıştı Kamil, şu yaşta bana bunu da yaşattın ya aferin sana, aferin Kamil. Bak abine, adam yıllardır gurbette teee Alamanyalarda it gibi çalışıyor. Her sene eli kolu dolu gelir yanıma. Geçen yaz kahve makinası getirmiş. Takıyorsun fişe kahve yapıyor. Sen Kamil, sen bir kere geldin onda da eli boş götü yaş geldin. Şimdi de açmış telefonu ben hamam böceği oldum diyorsun. Oğlum sen zaten bir böcektin bütün hayatını bir böcek gibi karının eteğine saklanarak geçirdin…” Böyle bitiyordu Kamil Efendi’nin babasını arama simülasyonu. O çok heyecanlanan ibiş nöron sinirlenmişti “Bu neymiş ya, adamın bir seveni yoksa biz ne yapalım nöronuz oğlum biz” diye söylenirken koşarak bir başka nöron soluk soluğa geldi…
Birden aklına Sedat geldi Kamil Efendi’nin. Daireden arkadaşıydı Sedat. Renkli kareli gömlekler giyerdi, en çok da sarı üstüne siyah kareli gömlek, eskiden lacivert olduğu anlaşılan boz bir kravat, altına ise çift ütü izli gri pantolon giyebilecek kadar zevk yoksunuydu Sedat. En yakın arkadaşıydı nihayetinde belki birlikte bir çözüm bulabilirlerdi. Bunları düşünürken kendini evin duvarına tırmanırken buldu. Salonun açık olan penceresine geldiğinde durdu. Hemen yanı başındaki saksıya tırmandı bir nefeste. Saksının içine doğru girip çiçeğin toprağına bastı eklem bacaklarıyla. “Bu çiçeğe yine su vermeyi unutmuşlar.” Diye söylendi. Kafasını kaldırıp yaprakları solmuş çiçeğe baktı bir süre. Hızlıca saksıdan aşağı inip pencereden dışarı çıktı.
Evleri giriş katında olduğu için sokağa ulaşması zor olmadı Kamil Efendi’nin. Kaldırıma indiğinde ürperdi. Her şey devasa görünüyordu. Evler, dükkanlar, arabalar ve insanlar. O kadar büyüktüler ki kendini küçükken okuduğu Gulliver’in Maceraları’ndaymış gibi hissetti. Orada da Gulliver bir devler ülkesine düşüyor bir cüceler ülkesine düşüyor da başına gelmeyen kalmıyordu. Bunları düşünürken bir kadının üzerine basmasından son anda kurtuldu. Nereye nasıl gideceğini düşünürken Berber İsmet’in dükkanın önünden geçiyordu ki İsmet’in dükkanını kapattığını gördü. Evet berberi ile karısının ismi aynıydı ve bu benzerlik Kamil’i nedense rahatsız ediyordu. Bunu kafasına takmamaya çalışarak bir ara sokağın önünden hızla geçerken oğlunu gördü. Oğlu henüz 17 yaşındaydı okul kıyafeti ve elinde sigarayla kaldırımda arkadaşlarıyla oturuyordu. Belli ki okulu kırmıştı. Yolun kenarında durdu Kamil Efendi, oğluna baktı bir süre. Ne kadar da büyümüştü eşek sıpası. Bunu yeni fark ediyor olmasına şaştı. Arkadaşlarına bir şey anlatıyordu gülerek. Oğlunun hareketlerini izledi bir süre. Koca adam olmuş sanki. Neşeli ve hareketliydi. Oysa evde hiç sesi çıkmaz odasında müzik dinler, dizi izlerdi. Demek sigara içiyordu. Ah şimdi böyle böcek olmayacaktı ki, dikilecekti oğlunun karşısına, tabi şaşıracak babasına böyle aniden sigarayla yakalandığı için korkacak belki de bu korkunun etkisiyle saçmalayacaktı. Kamil Efendi sigarayı alacaktı elinden “utanmıyor musun sen bu yaşta sigara içmeye eşek herif!” diyerek ensesine patlatıp önüne katacak doğru eve gideceklerdi… Şu yaşına kadar oğluna bir fiske bile vurmamış Kamil Efendi düşündüklerinden utandı. Dış görünüş itibariyle her ne kadar kaba saba, estetiğe bir karşı duruş, bir isyan anıtı gibi yaşamın ortasına öylece dikilip dursa da içinde İsmet ve ailesinin hunharca ezdiği, yaşamın ve yoksunluğun üstünde hunharca tepinip posasını çıkardığı bir adam vardı ve ruhu ezik büzük adam oğluna bunları söyleyemez, hatta sigarayla yakalanan kendisi gibiymiş gibi utanır sıkılır kafasını çevirir giderdi. Yoluna devam etmeden önce dönüp oğluna tekrar baktı. Gönlünce doya doya sarılamadığı, koklayamadığı, başını okşayamadığı, baba oğul birlikte bir maç bile izleyemediği, kendisinin değilmiş de sanki komşusunu oğluymuş gibi davrandığı oğluna bir kez daha baktı… “Ah be yavrum küçücüksün daha ciğerlerine yazık” diye içerlenip yoluna devam etti Kamil Efendi.
Henüz caddeye varabilmiş değildi. Mahallenin sonunda üçgen şeklindeki küçük bir boşluğa süper zeka belediyenin iki bank bir salıncak koyup, etrafını betonla çevrelediği göstermelik ot öbeğiyle süslediği ve bir tabelayla oranın park olduğunu iddia ettiği yerden geçerek caddeye çıkan mesafeyi az da olsa kısaltacağını düşünüp parka saptı Kamil Efendi. Otların adasından geçerken iki banktan birinde bu kez kızını gördü. Demek çocuklar evden okula diye çıkıyorlar ama ikisi de okula gitmek yerine orada burada vakit öldürüyorlar” diye düşündü hala düşünebilmesine şaşılası Kamil Efendi.
19 yaşındaki kızının yüzü ceylanı andırıyordu. Gözleri kocaman ve ürkek, küçük dik burnu, zarif dudakları ve incei sivri bir çenesi vardı. Uzun kumral saçlarını at kuyruğu yapmış mahcup gülümsüyordu. “Anan turp baban şalgam sen nerden çıktın gülbeşeker” diye geçirdi içinden kızına bakarken. Saçının teline bütün dünyayı feda edecek kadar seviyordu kızını. Birden kızının omuzunda duran eli fark etti. Kızından yaşça büyük olduğu belli bir oğlana aitti. Tanımıyordu çocuğu. Kafasına tası geçirip tıraş etmişler gibiydi eşofman takımı giymiş ağızındaki sigarayla gevşek gevşek gülüyordu. Kızmadı kızına, kıyamadı kızmaya “ah be ceylanım, bu öküzün yanında ne işin var. İncitir seni, kırar döker” diye geçirdi içinden kafasını önüne eğip, yüreğini ve ruhunu sanki o parkın otları arasına gömüp antenlerini sallayarak yürümeye koyuldu.
Caddeye çıktığında bir kediyle burun buruna kaldı. Kocaman burnuyla kendisine yaklaşan kediyi görünce ödü bokuna karıştı Kamil Efendi’nin. Kedinin küçük pembe burnu durmadan kıpırdıyor, kediye has bir merakla Kamil Efendi’yi inceliyordu. Kamil Efendi istemsizce “pist.. pist” dedi önce. Antenlerini oynattı belki korkup kaçar düşüncesiyle fakat bu hareket kedinin daha çok ilgisini çekmiş olacak ki kocaman patisini kaldırıp Kamil Efendi’ye vurdu. Kamil Efendi yediği patinin etkisiyle “Hay babanın…” diyerek yolun kenarına savruldu. Kedi tekrar atıldı Kamil Efendi’ye doğru. Patisini kaldırıp Kamil Efendi’nin üstüne bastı. “Ananı… “ diye inledi Kamil Efendi. Kedinin patisi altında çırpınıyor ancak kaçamıyordu. “Lan nankör köpek, size kap kap yemek su çıkardım, yağmurda kalmayın diye kartondan ev yaptım, bu mu karşılığı?” diye bir yandan bağırıyor bir yandan da çırpınıyordu. Kedi Kamil Efendi’yi yutmak için ağzını açarak yaklaşırken patisini kaldırdığında Kamil Efendi olduğu yerden caddeye fırladı. Vızır vızır geçen arabaların altında kalmaktan son anda kurtularak karşı kaldırıma zor attı kendini.
Yok bu böyle olmayacaktı. Daireye gidene kadar hayatta kalması imkansızdı Kamil Efendi’nin. Hemen dolmuş durağına seğirtti kimseye görünmeden dolmuşun kapısında bulduğu bir kuytuya sindi. Nihayet durup düşünecek zamanı bulmuştu. Yol boyunca yaşadıklarını düşündü Kamil Efendi. Dün televizyonun karşısında atlet pijamayla uyuya kalıp karısı İsmet’in dürtmesiyle kendini yatağa zor atmıştı. Ne olmuştu da Hak bunu kendisine reva görmüştü. Kimin bedduasını, kimin ah’ını almış olabilirdi ki. Kesin babam beddua etmiştir diye düşünmek istediği sırada küçük beyninin kıvrımlarına sıkışmış nöronlar içeride halaya durmuşlardı. Hele o ibiş nöron halay başı olmuş omuzlarını titrete titrete zılgıt çekiyordu. Sorunun içeride yankılanmasıyla hemen işe koyulup Kamil Efendi’ye ah edebilecek olanlar listesi hazırladılar ve listenin en başına da babasını yazdılar. Listenin başında babasını gören Kamil Efendi’nin sinirden antenleri ileri geri oynadı. Olsa belki dişlerini de sıkacaktı ama yoktu. “Tabi ya! Başka kim olabilir ki” diye düşündü. “Yok hiç köye yanına gitmemişim de, yok bir faydam dokunmamış da bilmem ne? Sanki Kamil sizin çok umurunuzda. Yahu hiç sordunuz mu bu adam koca şehirde tek maaşla iki çocuklu evi nasıl geçindiriyor diye? Hiç düşündünüz mü bu adam bayramda seyranda çocuklarına kılık kıyafet, hanımına kendine üst baş alabiliyor mu diye? Bir kere arayıp Kamil bir şeye ihtiyacınız var mı dediniz mi? Yok… Sizin için Kamil varmış yokmuş çok mu önemli sanki? Bir kere çocukları alıp köye gittim de demediğini bırakmadın bir de üstüne sabah akşam tarlada çalıştırdın. Şimdi de kalkmış utanmadan ah edip beddua okuyorsun. Hayır madem okuyorsun sakat kalsın de, ağzı burnu yamulsun de, çükü düşsün de ne bileyim yani böcek olsun demek ne lan? Böyle beddua mı olur?” Kamil Efendi bu düşüncelerle iyice kendini inandırmıştı babasının yersiz bedduasını aldığına. Anlaşılan o ki o ibiş nöron ve arkadaşları Kamil Efendi ile dalga geçiyorlardı. Yoksa babasının aklına Kamil Edendi mi geliyor ki beddua etsin?
Kamil Efendi istemsiz olduğu yerden doğrulup “Müsait bi’ yerde” diye seslendi dolmuş şoförüne dalgınlıkla. Yaşlı bir teyzenin “Ayyhhh!!! Böcek var!!!” çığlığı ile birden kendisinden bahsedildiğini fark etti. Tam dolmuş kapısının önünde duruyordu. Herkesin rahatlıkla görebileceği kadar ortada bir hamam böceği olarak arz-ı endam ediyordu. Ne yapacağını bilemedi. Kaçmaya kalksa birisi kocaman ayağıyla ezebilirdi. Kapıya mı tırmansam? Düşüncesinden “naaabıyom ben?” soru kalıbıyla bir çırpıda kurtuldu. Fakat kendine bir türlü bir kaçış planı ve rotası çizemiyordu ki önünde durduğu havalı kapı sanki tüm havasını boşaltırcasına gürültülü bir tıslamayla açıldı. Açılır açılmaz da içeri bir rüzgar dolup Kamil Efendi’yi sarıp sarmaladı. Aynı havalı kapı aynı gürültüyle kapanışa geçmişti ki içeri dolan rüzgar, Kamil Efendi’yi de alarak dışarı çıktı.
İşte kendisini içinde olduğu durumdan kurtaracağı yerin kapısında duruyordu şimdi. Gidip Sedat’ı bulacak… gidip Sedat’ı bulacak… Gidip Sedat’ı bulacak… Düşüncesi buraya kadar gelip duruyordu. Gerisi bir türlü gelmiyordu. Çünkü içten içe “Sedat’ın kendisine faydası yok benim için ne yapabilir ki?” diye düşünüyordu. Bu düşünce kabusa dönüşüyor, gözü kararıp bacakları titriyordu. O yüzden inatla gidip Sedat’ı bulacak… Derin bir nefes alıp hızlıca kapıdan içeri girdi…
Dairenin kuytularından kimseye görünmeden kah duvar dibinden kah tavandan hızlı hızlı yürüyerek Sedat ve kendisinin birlikte çalıştığı kapıya gelmişti. Masaların altından, kabloların ve memurların ayaklarının arasından geçerek kendi masasını buldu. Kendi masasını bulması demek, Sedat’ın da masasını bulmak demekti. Tam masasının altından çıkacaktı ki bir çift ve yana doğru eğilmiş ayakkabı gelip tam Kami Efendi’nin altında durduğu masanın önünde durdu. O durunca Kamil Efendi’de durdu. Ayakkabının üstüne düşen patlıcan moru iğrenç pantolondan duranın müdürü Cavit Bey olduğunu anladı. İşte asıl hamam böceği bu adam olmalıydı. Bütün yaşadıklarını bu adam yaşamalıydı çünkü hak ediyordu. Tam bunu düşünürken müdür Cavit’in Orta Anadolu şivesi ve tize yakın sesi düşüncelerini paralize etti. “Nöryüyon la Sedat?” diye sordu önce Sedat’ın “Nolsun müdürüm işleri toparlıyorum” savuşturma cümlesinden sonra kısa bir sessizlik oldu. Sessizlik ardından gelen “Nerde bu Gamil Efendi? Gelmedi mi la işe?” sorusuyla Kamil Efendi o geçen kısa sessizlikte müdürü Cavit’in tiksintiyle kendi masasına baktığından adı kadar emindi. “Sormayın müdürüm yani bu kadar sorumsuzluk olmaz. Hayır gelmeyeceksen haber ver değil mi? Burası Dingo’nun ahırı mı? Devlet dairesi. Biraz ciddiyet efendim biraz ciddiyet…” yalakalık yapayım derken Cavit’in sinirlenme hakkını gasp edip, bir müdür olarak kendisinin söylemesi gereken sözleri ardı ardına sıralaması Cavit’in sinirini bozmuş olacak ki “Kes… kes…” diyerek susturdu Sedat’ı. Şimdi müdürlüğü gereği rahatça kızıp sinirlenebilecekti. “Gardaşım bu dairenin tek arşivcisi Gamil değel mi? Böğün arşive inecek, arşivden gelecek yığınla dosya var, ee kim yapacak, kim götçek o gadar dosyayı kim getçek, yani Gamil gelmedi diye daireyi mi gapatalım, iş mi yapmayalım? Madem gelmeeyecen bi arkadaşına rica eder işini teslim edersin sonra nereye cehennem olup gidiyosan git” Kamil Efendi dinlerken utandı, antenlerini sarkıttı, hala bir umut Sedat’ın toparlayacağını düşündü. Sedat peşin para görmüş esnaf gibi ellerini oğuşturarak “Yani müdürüm aslında Kamil Efendi’ye ne gerek var. Düşününce yani çok da fazla işi yok. Ben burada evrak kayıt yaparken bütün gün oturuyor. İşte ayda yılda arşivden bir şey lazım olacak da rica minnet Kamil gidip getirecek. Yani ben bile yaparım onun işini. Hayır devlete de zarar ziyan valla.” Kamil Efendi masanın altından müdürün ayak parmaklarının üstüne yükselip tekrar topuklarının üstüne indiğini gördü. “Haklısın la Sedat, ne gerek var Gamil’e? Düşününce yani bence gerek yok. Tamam sen arşiv işini hızlı öğren Gamil’den sonra verelim çıkışını gitsin. Ne canım bu, on dönüm bostan yan gel yat Osman, oh be ne güzel valla” Müdürün topuklarının üstünden gerisin geri döndüğünü gördü Kamil Efendi. Odasına yürüyen müdür bir yandan da konuşuyordu “Sen şu Gamil’in işini iyice belle, ben de şimdi genel müdürlüğe yazı yazıp personel fazlası olduğunu buradan alınıp başka bir daireye verilmesini isteyeyim…”
Kamil Efendi daire kapısına attığında kendini nefes alamadığını fark etti. Sedat ile birlikte bu durama bir çare bulacakları sabah evden çıkarken aklındaki en iyi fikirken, şimdi kendisine aptalca gelmekteydi. Hayır ne diye İsmet’ten kaçıyorsun ki? Sonuçta kırk yıllık karın, ondan başka kim sana yardım edebilir. Ondan başka derdine kim ortak olur, kim senin derdine yanar? Hemen eve dönmeliydi. Eve dönüp İsmet’e durumu anlatmalıydı. Sonuçta çocuklarının babasıyım, bunca yıllık kocasıyım elbette bir yol bulacak. Bulmayıp da ne yapacak? Kendisi erkeksiz, çocuklar babasız mı kalsın?
Bunları düşünürken kapının önüne gelmişti bile. Hızlıca açık pencereden içeri girdi. Salonun ortasına geldiğinde kolonya kokusu aldığını fark etti. Ev ağır limon kolonyası kokuyordu. Kokudan neredeyse başı döndü Kamil Efendi’nin. Kokuyu takip ederek yatak odasının kapısının önüne kadar geldi. Kapının önünde durdu. Antenleri oynadı Kamil Efendi’nin. Antenler oynayınca içeriden gelen homurtuları duydu. Hızlıca kapının altındaki aralıktan geçerek yatak odasına destursuz daldı Kamil Efendi. Önce antenlerine sonra gözlerine inanamadı. Berber İsmet ile karısı İsmet yatakta birbirlerine “İsmet!”, “İsmet!” diyerek sevişiyorlardı. Mikron boyutundaki midesi bulandı Kamil Efendi’nin, aynı anda başı dönmeye başladı. Tam da baş dönmesi değildi bu. Kamil Efendi’nin antenli kafası duruyor bütün dünya başının etrafında dönüyor gibiydi daha çok. Son bir kuvvetle kendini yatak odasından dışarı attı. Bir solukta pencereye tırmandı, ikinci solukta kendini susuz bırakılmış saksının içinde buldu. Kafasını çiçeğin gövdesine sürttü kısık bir sesle “sana da bakamadık, susuz bıraktık, biz… beceremedik bu işi kusurumuza bakma” dedi. Arkasını dönüp saksından pencereye geçecekti ki yaprakları sararmış çiçeğin bitkin ve çatallı sesini işitti “Sen canını sıkma be Kamil abi, en azından burada biraz güneş gördüm, sokağı izledim tüm gün. Bu da bana yeter, sen canını sıkma Kamil abi”
Şimdi evin önündeki mazgalın önünde duruyordu Kamil Efendi. Dönüp son kez evine baktı. Antenleri öne arkaya oynadı. Bir damla yaş süzüldü gözünden. Beynindeki ibiş nöron, Kamil Efendi’nin babasının sesini kullanarak seslendi “Oğlum sen zaten bir böcektin bütün hayatını bir böcek gibi karının eteğine saklanarak geçirdin…” Hızlıca mazgaldan içeri girip gözden kayboldu Kamil Efendi.
15.02.2020 / İzmir



Yorumlar