top of page

Ben, Kara Murat, Bizans Kralı Antonyus ve Avanesi (Macera Devam Ediyor….)

  • Özgür Kılıçlar
  • 24 Ağu 2019
  • 24 dakikada okunur

“Tekrar bir hevesle... yeni heveslerle”

Beyaz duvarlı oda… beyaz yatak çarşafları… beyaz yatak demirleri… beyaz komodin… beyaz pet bardak… bu beyazlığın içinde simsiyahım ben….

Uzun zaman oldu sana yazmayalı. Bugüne kadar yazdıklarımdan pek cevap alamasam da…

“Belki yanlış adrese gidiyordur” iyimserliğiyle yazmaya koyuldum tekrar. Sana anlatacak o kadar çok şeyim var ki. Nereden başlayacağımı bilemiyorum.

Bir odada tutuyorlar uzun süredir beni. Başımı biraz belaya soktum da ayıptır söylemesi. Evet yine bildin… onlar yüzünden… Bak bu halin gözümün önünde canlandı. Yine bildin hali. Hani bildiğin şeyi söyleyip kafanı diğer tarafa çeviriyorsun ya işte o halin. Sonra yüzüme bakmadan konuşuyorsun ya. Sanki içinden konuşuyormuş gibi davranıyorsun ya. Sanki benim duyduğumun farkında değilmişsin gibi yapıyorsun ya işte o halin. Evet başım belada biraz. Yok merak etme yardım istemeyeceğim senden. Yardımlık bir durum yok.

Hani sen gitmeden önce. Hani hayal kurardık ya. Şehrin dışında yüzme havuzlu bir villa, kapımızda son model bir araba aşçı uşak hizmetçiler/ dolu mutfak dolu kiler heey /lüküs hayat lüküs hayat yoktur eşin lüküs hayat hayalleri. Aslında gerçeği itiraf edeyim mi? Ben o hayallerin içinde hiç göremezdim kendimi. Benim yerime elinde viski kadehi ağzında havana purosu göbekli  kötü kötü gülen birini görürdüm. Sen o hayalleri kurduğunda ben o evin ya hizmetçisi olurdum yada uşağı. Hiç istemezdim sahibi olmayı. 

İşte dedim, sen gittikten sonra. Hayallerinin peşinden gitti. Sen kendini o evin uşağı olarak gördün ama o, o şaşanın sahibi olmak için gitti dedim. Sonra sordum kendime. Peki benim hayalim neydi? Ev mi? Araba mı? Uşak mı? Benim hayalim uşak olabilir mi? Hizmetçi bir yere kadar da uşak olur mu hiç? Peki neydi hayalim? Sen miydin? O zaman ben de senin peşinden gitmeliydim. Ama yetişemedim. Çok olmuştu çünkü sen gideli. Kestirme bir yol bulup önüne çıkmalıydım. Ama ne olarak? Aşçı? Uşak? Hizmetçi? Hiçbiri. Tabi ki havana purolu pis gülen bir ben olarak. Ama o kısa yol o kestirme yol neydi? Tamam konuya geliyorum. Sadece durumumu net anlatabilmek istedim o kadar…

İşte bu düşünceler içerisinde ev sahibimin benden almayı arzuladığı içinden bilumum vergileri kesilmiş net tutarı bakaya yatırabilmek için sabahın erken saatlerinde yazıldım banka kuyruğuna. Sıra numaramı alıp çoktan hayattan emekli olup da yeni yeni emekli maaşı alan kimi yaşı geçkinler arasında boş bulduğum banka içindeki bir banka oturdum. Öğle üzeriydi ve içerisi emekli nefesleriyle gittikçe ısınıyordu. Bilirsin emekli nefesini küf kokar biraz. Bir müddet bekledikten sonra daha sıramın gelmesine çok var diye içimden geçirdim. Bu sırada içim de geçmiş bulundu. Göz kapaklarım ağırlaştı ve yerçekimine karşı gelemeyerek gözlerimi kapattı. Bir süre sonra yanıma birinin oturduğunu fark ettim. Ter kokuyordu biraz. Nefes nefeseydi ve sanki bana bakıyordu. Göz kapaklarım yerçekimini alt üst ederek çekildi gözlerimin önünden. İşte yanımdaydı yine. Evet Kara Murat. O denyo tavrıyla bakıyordu bana. Kadir İnanır’dan bozma Cüneyt Arkın’dan çalma o bakışı ile. “Ne o Karadenizde gemilerin mi battı?” dedi. “Yok abi bir şey düşünüyorum sadece” dedim. “Biliyorum” dedi. Neyi biliyor ki? “hadi kalkalım… dışarıda konuşalım Antonyus abim bizi bekliyor” dedi. Ne Antonyus’u lan kiramı yatıracağım, asıl ev sahibi bu anı bir aydır, gecikmeyi de sayarsak kırkbeş gündür sabırsızlıkla bekliyor demeye yeltendiysem de kolumdan tutup kaldırdı beni. Lakin kendisi kalkamadı şapşalın çünkü kılıcı bankın demirlerine takılmıştı. Kalkmasıyla oturması bir oldu. “Hay anasını .ikicem bu kılıcın. Bir gün bir yerime girecek o da rahatlayacak ben de” dedi kılıcını bankın demirlerinden kurtarırken. Usulca çıktık bankadan. Atını bankanın önündeki bayrak direğine bağlamış. İpleri çözdü ve bir sıçrayışta atın üstüne çıktı. Öylece bakakaldım atın yanında. Demin kılıcını bankın demirlerine sıkıştıran bir adamdan beklenmeyecek çeviklik diye düşünürken “Atla” dedi bana. Atla mı? Nereye atlayayım. Daha önce arabaya, bisiklete, motosiklete vapura atlamışlığım var mecazi anlamda da birkaç kötü atlama deneyimi geçirdim ama hiç ata atlamamıştım nasıl atlanır ki? Yerimde bir iki kere sıçradım ama olmadı. Sonunda Kara Murat ensemden kedi yavrusu gibi tutup beni atının terkisine atarak sorunu çözdü. Bak atının terkisine de atmış Kara Murat gözleri şaşı beni…

Dört nala gidiyorduk Gümrük otobüs duraklarından Hilton’a doğru. Bir iki otobüs solladıktan sonra Hilton’un önünde durduk. Atın yularını gelip Hilton’un kapısını önündeki general kılıklı adama verdi “onu güzel bir ahıra çek ve yemini suyunu vermeyi unutma” dedi. Bunu söylerken eli kılıcının üstünde duruyordu ki bu kapıdaki general kılıklı için yeterli bir mesajdı. Hilton’un döner kapısından içeri girdim. Biraz ilerledikten sonra arkamdan “ooo… ooo.. ooo” gibi anlamsız sesler duydum. Dönüp baktığımda Kara Murat Hilton’un döner kapısında tur bindiriyor lakin bir türlü içeri duhul olamıyordu. Tam onu kurtarmak için hamle yaptığımda kapıdan uçarak içeri doğru süzüldü. Yatay olarak süzülen denyo yerçekiminden bihaber olduğu için aynı pozisyonda yere düştü. Koşup kaldırdım. Üstünü silkelerken “Böyle Han kapısı mı olur lan” diye bağırdı. Koskoca Hilton’u han zannediyor adam. Tabi Hilton onun için han, Richard Hilton hancı, Paris Hilton da hancının güzel kızı. Öyle ya girersin hana bir masaya oturur bağırırsın “hancı şarap getir !” Bu Richard, kızı Parisle gönderir şarabı. Saman sarısı saçlarını kırmızı beyaz puantiyeli eşarp ile toplamış fırfır gömlek kloş beyaz etekli Paris getirir şarabı gülümseyerek, sende Paris’in gözbebeklerine bakarsın en mütecaviz bakışınla.

Önüme kattım Kara Murat’ı. Hilton Han, Kara Murat kepçe dolanıyoruz. Asansöre yöneldi. Kara Murat’ı görünce açıldı asansörün kapısı girdik içeri. Nereye gittiğimizi bilmiyordum. Sorsam da söylemeyecekti o yüzden sormuyordum. Bir hayli yol gittikten sonra asansör bir katta durdu. Kara Murat önce sağa sonra sola kararsız bakışlar atıp sola doğru ilerledi. Birden koridorun ortasında durup “Hay Allah kahretsin her seferinde şaşırıyorum öteki tarafa gideceğiz” deyip gerisingeri yürümeye başladı. Nihayet bir kapının önünde durduk. King Suit yazıyordu. Anlaşılan Antonyus ismine yakışır odada kalıyordu. Kapıyı çaldı. İçerden kısık bir ses “Parola” dedi. Vereceği cevabı merak edip Kara Murat’a yönelttim bakışlarımı. Sanki o da ben cevap verecekmişim gibi bana baktı. “Ne bakıyorsun oğlum bana? Parola diyor adam” dedim onun şaşkın bakışlarına. “Lan bir sus kafamı karıştırma. Neydi be?” diye bir süre düşündükten sonra hatırladığını belli eden bir hareketle üstünü başını düzeltip duruşunu dikleştirip tekrar vurdu kapıyı kapıdaki kısık ses “Lan parolayı söyle kapıyı çalıp durma” dedi. Kara Murat, sanki dünyanın sırrını açıklıyormuş gibi göğsünü kabartarak “Açıl susam açıl” dedi yüzünde zafer kazanmış mağrur bir komutan edasıyla bana dönüp gülüyordu ki kapının arkasındaki kısık ses “Siktir len. Böyle mi konuştuk parolayı” dedi. Kara Murat’ın yüzü değişti, ben ise tutamadım kendimi. Kendimi tutamayışım kahkaha olarak dışavurdu kendini en dışavurumculuğuyla. Kara Murat oyunda mızıklayan çocuklar gibi “Lan oğlum en son bunda karar vermedik mi?” dedi. Karşıdaki kısık kaba ses “iyi düşün len, en son biz ne dedik?” diye sordu. Kara Murat kendinden emin “Bunu söyledik ya. Ben öyle hatırlıyorum” dedi. Sonra birden bir kararsızlık bulutu geçti yüzünden “Ağlarsa anam ağlar gerisi Ninja kaplumbağalar mıydı yoksa?” dedi. İçerideki ses gittikçe mahallenin en fırlama tipini andırıyordu. Kara Murat’a iyi düşünmesini ve karar vermesini söyledi. Oysa Kara Murat’ın yüzündeki kararsızlık büyüyordu gittikçe “Ninja törtıls dedikleri dört kurbağaymış meğerse.. Bu olabilir mi?” diye seslendi içeriye. Kapının ardındaki ve artık gerçekten neye benzediğini merak ettiğim kişi “Bilemem git iyice düşün öyle gel” diyordu. Bu sırada içeriden Antonyus’un sesini duydum. “Lan eşekler bırakın oyun oynamayı. Açsana oğlum kapıyı” buyurdu Antonyus, kapı ardına kadar açıldı. Kara Murat pis baktı kapının ardındakine. Ben de merakla baktım kapının ardındakine. Gerçekten haylaz bir çocuğu andırıyordu yüzü. Çekik gözlü ve tüysüzdü. Ön dişlerinden bir kaçını kaybetmiş fakat buna rağmen gülebiliyordu herkesin göz zevkini bozma pahasına. Kara Murat dikmiş gözlerini bakarken, kapının ardındaki ön diş yoksunu hızlı bir hareketle işret parmağını Kara Murat’ın kasıklarına uzatıp “Şşşt...” yaptı Kara Murat bu ani hareketten huylanmış birden ağzından “nanaskim” diye bişey çıkıvermişti ben ve Antonyus dahil hepimiz gülmeye başladık. Kara Murat ise kılıcını çekip ön diş yoksununun üstüne yürüdü. Araya Antonyus girmese belki hıyar gibi ikiye ayıracaktı. Antonyus Kara Murat’ı kolundan tutarak içeriye götürdü bu sırada Kara Murat hala söyleniyordu “Pezevenge bak ya! Sanki oyun oynuyoruz burada. Ben de durmuşum kapıda saf gibi parola sayıyorum.” Antonyus onu oturttuktan sonra bana döndü sarıldık kucaklaştık, hal hatır sorduk birbirimize. “Nassın beyim hamdolsun?” tadında sorularla bir süre geçti ve sonunda Hilton’un King Suit’ine, “king size” bir sessizlik hakim oldu. Sanki odayı bu sessizlik tutmuştu da parasını yine bu sessizlik verecekmiş gibi hakimdi her yere.

Bu sessizliğin hakimiyetinde şimdi bana meraklı gözlerle bakıyorlar sanki benden bir açıklama bekliyorlardı. Onların bakışlarına karşılık aynı meraklı bakışları takınmış ben de onlara bakıyordum. Bu bakışma inadı bir süre devam etti. Ben baktıkça bakıyorlar. Hayır benim işim daha zor hepsine aynı anda bakamıyorum. Beş kişiler ve odanın farklı köşesindeler. Toplansanıza şöyle aynı yere de gözüm gözünüze aynı anda değse. Antonyus’u bana bakmak kesmemiş olacak ki arada bir benden gözlerini alıp aynı alık ifadeyle Kara Murat’a bakıyor, Kara Murat, Antonyus’un bakışlarını fark edince Antonyus’a dönüyor bakışı. İki alık karşılıklı bakışıyorlar Kara Murat anlamsız şekilde ne var ? dercesine kaş göz devinimleri yapıyor sonra tekrar dikiyor gözünü bana. Hayır bir sıkıntı geliyor bana bu bakışlardan ne diyecekseniz deyin ulan sanki ben çağırdım onları buraya. Beni çağırıyorlar sonra karşıma geçip suratıma tren tarafından çağırılmış ve fakat muallakta kalmış öküz edasıyla bakıyorlar. Hadi bu ikisi bakıyor da Antonyus’un adamları ne diye  bakıyor? Artık dayanamıyorum “Ne var oğlum ne bakıyosunuz?” sorusunu patlatıyorum alık yüzlerine. Bu darbe önce sersemletiyor onları. Kendi aralarında homurdanıyorlar ilkin. Sonra Antonyus dönüyor bana “O gitti mi?” deyince anlıyorum durumu. Belli ki hikayeyi merak ediyorlar. Belli ki içecekler kendilerine hüzün arıyorlar. Bu kadar masrafa ne gerek var diye düşünüyorum. Gözlerimi Hilton’un penceresinden İzmir Körfezi’ne çeviriyorum “Çok oldu gideli” derken. Ağır ağır geçen vapur, demir atmış bekleyen yük gemileri ve dalgalı mavilikte gezdiriyordum gözlerimi. Gidişini hatırlıyorum. Rüzgarlı bir gündü. Rüzgarlı oluşunu sen giderken arkandan bakıp saçlarının rüzgarda uçuşunu izlediğimden hatırlıyorum. Yine böyle bir manzaraydı gidişinin ardındaki fon. Fonda giden vapur demir atmış bekleyen yük gemileri, dalgalı mavi, sense bu fonun önünde pastel gidişlerdeydin…

“Biliyoruz” dedi Antonyus. Önce anlamadım. Ancak ses beynimin duvarlarına çarparak yankılanmaya ve büyümeye başladığında kavrayabildim. Biliyoruz… neyi biliyorsunuz? Nasıl biliyorsunuz? ben kimseye söylemedim ki gidişini. Kendime bile söylemedim. Dönüp baktım Antonyus ve avanesine. Nasıl soru yüklü baktıysam açıklama gereği hissetti hepsi birden. İlk Kara Murat aldı sözü “Bak kanka, onun gittiğini biliyoruz. Nerede olduğunu da biliyoruz” dedi ve sustu. Onun sustuğu yerden Antonyus devraldı görevi “evet biliyoruz ve bunu bilmek bizi kahrediyor” dedi ve sustu. Sustuğu yerden birinin devralmasını bekledim bir süre. Herkes aynı suskunluğu sürdürünce ben sordum “Ne biliyorsunuz?” sanki bunu bekliyorlar gibi hepsi birden başladı konuşmaya. Nelere kadir bir soruymuş meğer. Hep bir ağızdan konuşmaya başladılar. Odanın ortasına döküyorlardı bütün bildiklerini. Sanki eve bohçacı karılar gelmişte bohçalarındaki kumaşları saçıyorlar odanın her bir yerine. Yakalayabildiğimi seçip koyuyorum kenara, anlamlı cümleler oluşturabilmek için.. ne çok kelime var ortalıkta… “Bak kanka… şehrin dışında… villa… adam holding patronu… geçen gün görmüş bizim çocuklar… adam da tipsizin teki… çok zengin… milyondolar milyarderi… karşılaştım yolda… hayallerinin peşinden gitmiş… son model araba… koruma… göbekli adam… puro… pis gülüyor… koyacaktım kafayı… bizim bir planımız var..” hangi birini seçeyim ki bunlardan? Dayanamıyorum arık “Eeeehh.. yeter be ! ulan teker teker konuşsanıza. Ne diyorsunuz anlamıyorum ki?” diye bağırdım en son. Bohçacı karılar susabildiler nihayet. “Lan ne biçim adamlarsınız be. Eşşek kadar herifler bir boku anlatamıyorlar” diyerek azarlamamı sürdürdüm ta ki Kara Murat’ın kırılgan bir ses tonuyla “Ayıp ediyorsun ama” demesine kadar farkında olmadan. “Bak hacı… Ben sana durumu özetleyeyim. Yenge zengin bir adamla evlenmiş.” Dedi ve sustu Antonyus. Yok bu adamlarda konuyu bir yere bağlama konusunda özür var, anlaşıldı. Cümleye giriyorlar ortasında susuyorlar ben deliriyorum. “Antonyus beni delirtmeye mi geldiniz arkadaş hepiniz buraya. Evlenmişse evlenmiş bana ne? Bitti arkadaşım bitti. Bizim hikaye onun pastel gidişiyle bir son buldu. Bırakın gideyim ben işim gücüm var benim. Oturup sizle çene çalamam.” Diyerek ayaklandım hızla kapıya doğru yöneldim ki birden elde mızrak kafada tüylü başlık biri önüme dikilip tehditkar bir tavırla “Kral Antonyus’un sözü bitmeden kimse gidemez bilmiyor musun sen?” dedi. O kadar büyük bir burnu vardı ki konuşurken burnu oynuyordu dudaklarından çok. Dönüp Antonyus’a baktım. Kalkıp yanıma geldi elini omzuma atıp dostça beni biraz önce kalktığım koltuğa götürüp oturmamı istedi. “Bak hacı anlamadığın şu ki o seni hala seviyor ve evlendiği adamdan da nefret ediyor.” Dedi. Bunu söylerken çok ciddiydi fakat onun bu ciddiyeti benim gülmemem için bir engel değildi. Madem engel yok niye gülmüyorum o zaman ben düşüncesiyle salıverdim kahkahayı. “Ya siz nasıl insanlarsınız. Bu söylediklerinize inanacağımı nasıl düşünürsünüz? Adamdan nefret ediyormuşmuşta… yok beni seviyormuşmuşta.. anlına silah mı dayamışlar evlenmesi için.” Dedim. Bu cümlenin onlar için etkili olacağını sanma hatasına düşerek. Onları etkilemişti evet ama benim düşündüğüm türden bir etkileme değildi tabi bu yoksa Antonyus enseme böyle bir tokat atmaz Kara Murat ise yüzüme böyle pis bakmazdı. Bilmediğim bir şey vardı ve bu cümle bağlama özürlüler bir türlü konuya gelmiyorlardı. Antonyus başladı söze “Ya sen ne biçim bir adamsın. Lan iki dakika söz dinle. Bırak da anlatalım. Öküz müsün nesin arkadaş ya. Yenge evlenmiş çünkü küçük kardeşi hastaymış tedavisi amerikada yapılmalıymış anlyor musun?” benim duyabildiklerim bu kadardı. Antonyusun dudakları kıpırdıyor fakat ben ne söylediğini duymuyordum. Duyduğum benim için yeterdi…

Gözümü açtığımda koltukta uzanıyordum hepsi başımda bana bakıyorlar bense ayaklarımı yattığım yerde duvara dikmiş öylece duruyordum. Sanırım kısa süreli bir baygınlık geçirmişim ve onlarda kan dolaşımım için ayaklarımı duvara dayamışlar. Uzandığım yerden doğruldum. Su verdiler, içtim. Antonyus masada oturuyor önündeki kağıtlara bakıyordu. Büyük kağıt tomarlarına. Çizimler plan projeler vardı. Hayırdır dedim kendi kendime inşaat işine mi giriyorlar acaba diye düşünürken Kara murat belirdi önümde. “Yarın kira yatırmak için gittiğin o bankayı soyuyoruz” dedi. İşte bu adamların bir özelliği de bu. Konuyu bir yere bağlayamadıkları gibi bazen de suratına pat diye söyleyiveriyorlar her şeyi. Banka soyulacakmış. Niye soyuyoruz? Ne amaçla? Neden böyle bir işe kalkışıyorsunuz? İnsan önce buradan bir girizgah yapar değil mi? Ama yok ki bunlarda böyle bir şey. Banka soyulacakmış tabi soyalım hatta siz zahmet etmeyin ben şuradan bir koşu soyar gelirim. Hem nedir ki yani gireceksin bankaya bu bir soygundur ellerinizi kaldırın diyeceksin. Zaten silahla girip ellerinizi kaldırın dedikten sonra bankadaki her orta zeka insan bunun bir soygun olma ihtimalinin yüksek olduğunu kavrayacak. İşgale etmeye gelmedik ya lan biz bu bankayı, çadır kuracak değiliz herhalde, kimi mudilerin bankada birikmiş paralarını alacağız bu kadar basit. Orta zekanın altındakiler de bir zahmet sorup öğreniversinler. Bunun için plan yapmaya gerek yok ki hem. Gayet açık bir iki silah ve bir araba hepsi bu. “Tamam da arkadaşım neden soyuyoruz biz o bankayı? Hayır siz soyun isterseniz sizin geçerli bir sebebiniz olabilir de ben niye size katılıyorum. Para beni bozar hem. Ben size mani olmayayım siz buyurun artık banka mı soyarsınız, kuyumcu mu olur bilemem” dedim bir nefeste. “Ne diyorsun oğlum sen?” dedi Antonyus. “Ben almayayım alana da mani olmayayım diyorum” adlı açıklama cümlesini de sarf ettikten sonra durumumu netleştirmenin verdiği rahatlıkla yaslandım arkama. Kara Murat yanındakilere dönerek “Bu bayılırken kafasını bir yere mi çarptı?” sorusunu sorduğunda anladım ki durumum düşündüğüm kadar netlik kazanmamış. Bu denyoların gözünde hala fluyum. Tam söze başlamak için nefes almıştım ki -nefes alıyorum çünkü cümlemi, başına uzun ve kallavi bir küfür koyarak süslemeyi düşünüyorum. Zira netleşmemde yeterince yardımcı olacağını düşünüyorum bu süsün-  Kara Murat konuşmama izin vermeden “Bankayı soyacağız ve alacağımız parayla küçük kardeşin ameliyat masrafını üstleneceğiz. Anlaştık mı?” sorusunu patlattı yüzüme. Soru yüzümde patlamış bu patlayış derin bir anlamsızlık çukuru oluşturmuştu….

Saatime baktım gece yarısı olmuştu. O kadar dalmıştım ki meseleye zamanı, nerede olduğumu, kimlerle olduğumu unutmuşum. Bu masaya ne zaman içki geldi, ben ne zaman çıkardım bu gömleği, bu kadar sigarayı kim içti hatırlamıyorum. Arkama yaslandım. Etrafıma bakındım. Hiltonun Kral dairesinde Bizans Kralı birkaç Bizans askeri ve Kara Murat’la birlikte hummalı bir plan içindeyim. Hep önünden geçerken de merak ederdim şu Hilton’u. İçimden kızardım hep hedonist pezevenkler bu kadar para verilir mi iki kıçı kırık yatağa diye. Bunca insan açken, Hiltonda bir oda parasına insanlar on dört saat it gibi çalışıyorlarken ve bunları bile bile nasıl uyunur bu yataklarda. Kuş tüyü olsa ne yazar.  Kara Murat ben ve Antonyus masanın başında bankanın planlarını inceliyoruz. Askerler ise hiç karışmıyorlar. Antonyus içki diyor içki getiriyorlar meyve diyor meyve getiriyorlar. Gak diyoruz bardaklar doluyor guk diyoruz tabaklar doluyor biz gak ve guklamazken de kendi aralarında vakit geçiriyorlar. İkisi kanepede pişti oynarken diğeri şifreli kanalları izlemeye çalışıyor. Bir süre sonra Antonyus doğruldu masadan ve ayağa kalktı. Odanın içinde turluyordu. Kara Murat “Antonyus abi durum gayet açık ve net. Şimdi vezneler dörtbuçukta kapanıyor abi. Sat beşten sonra da kasa sayımı yapılıyor. Personelin çoğu gitmiş oluyor. Biz saat beşte gireceğiz bankaya diyor.” Antonyus bakıyor Murat’ın yüzüne. İyi de nasıl girilecek? Kapılar kapalı olmuyor mu o saatte? Diye düşünürken ben sanki Antonyus bu düşüncemi duymuş gibi lafı ağzımdan değil beynimden alıyor “İyi de Muradım o saatte kapılar kapalı oluyordu hani? Biz nasıl gireceğiz içeri diyor.” Kara Murat bu sorunun sanki kendisine sorulacağından önceden eminmiş gibi daha sorunun son hecesi Antonyus’un ağzından çıkmadan hemen cevap veriyor “Abim sen o kısmı bana bırak. Ben onu halledeceğim” diyor ve planın o kısmı Kara Murat’a bırakılıyor. Kara Murat kendine bırakılan kısımdan sonrasını anlatmaya devam ediyor. “Önce ben gireceğim bankaya. Güvenlik görevlisini iki gündür takip ediyorum. Sıçtığı yere kadar izledim adamı. Kahvede sordum soruşturdum. Onu bu bile halleder” bu cümlenin içinde geçen “bu bile” sıfatının Kara Murat’ın burnumun dibine uzanan elinden bana ait olduğunu anlıyorum. “bu” kelimesine bir şey dediğim yok bir yere kadar anlaşılır da yanına gelen “bile” ne demek oluyor onu anlamıyorum. Aslında anlıyorum. Hayır ata binip kılıç kuşandı diye neden kendini bir bok zannediyor bu adam benim anlayamadığım o. Hazır Kara Murat’ın eli burnumun dibindeyken bir hamlede yakalayıp elini kıvırarak arkasına dolanıyorum Murat’ın. Nerdeyse orta parmağıyla ensesine değebilecek konumdayken soruyorum kendisine “Bu bile derken?” Antonyus gülüyor. Diğerleri de gülmeye başlıyor. Kara Murat’ın kızmasını beklerken o da basıyor kahkahayı. Herkes basıyorken o kahkahayı ben niye tutuyorum kendimi ben de basıyorum onların bastığından daha çok kahkahayı ve hilton’un kral suiti kahkaha darphanesine dönüyor. Kahkaha enflasyonu alıp gidiyor başını ta ki Antonyus’un “Ciddi olalım beyler” uyarısına kadar. Antonyusun bu uyarsı kahkaha enflasyonunun bulunduğu bir ortamda yapılmış devalüasyon niteliğinde oluyor bol kah kah’lı kahkahamızdan altı, yedi kah kah atıyor bu uyarısıyla. Tabi bu bizim için uyarı fakat askerler için emir niteliği taşıdığından askerler bıçak gibi kesiyorlar gevrek gülüşlerini biz ise elde kalan son kah kahlarımız harcıyoruz Kara Muratla karşılıklı o dizine vurarak harcıyor ben karnımı tutarak harcıyorum ve sonunda bitiriyoruz. Antonyus, planı anlatmaya devam etmesini istiyor Kara Murat’tan “Evet Muradım nerde kalmıştın?” sorusuyla. Kara Murat göz yaşlarını ve burnunu elinin tersiyle silerek anlatmaya başlıyor. “Abim, dedim ya herifi takip ettim diye. Ödleğin teki herif. Köpekten çok korkuyor” diyor. Antonyus bir elinin tersini diğer elinin içine vurarak ve de bir o kadar hayıflanarak “Muradım önceden söylesene Tarkan’ı çağırırdık. Kurdu var ya onun salardık üstüne” diyor. “ağabeycim bit torbası o hayvan ya ne zaman görsem kaşınıyorum. Hayır bu Tarkan da ne pis adam ulan insan yıkamaz mı o hayvanı. Hoş kendi yıkanmıyor ki adamın hayvanı yıkasın. Ben bildim bileli o saç öyle o adamda. Yapışmış artık, teli kıpırdamıyor. O öndeki perçem var ya milim oynamıyor milim. Fırtına çıkıyor etrafta her şey uçuşuyor adamın saçın teli kıpırdamıyor öyle kirli yani” diyor. Abartıyor gibi geliyor bana. Oldum olası kıskanmıştır zaten Tarkan’ı. Kendisinden konuya dönmesi rica ediliyor. Kırmıyor kara Murat bizi konuya dönüyor biraz kızgın. “Ya bir anlattırmadınız ki. Kapıdan içeri giremedim sizin yüzünüzden. Neyse işte hacı girdim mi ben bu kodumun bankasına o güvenlik görevlisi olacak pezevengi de etkisiz hale getirince siz geliyorsunuz. Askerler dışarıda atların yanında bizi bekliyorlar. Biz güvenlik görevlisiyle kasaya iniyoruz, kasayı açtırıyoruz paraları alıyoruz atlayıp atlara uzaklaşıyoruz. Plan budur abi.” Hayır bu Kara Murat’ın bütün hareketleri mi planlı bize mi poz kesiyor anlamıyorum. Son cümleyi söylemeden içki kadehini alıyor eline bir dikişte içiyor içkisini ve “Plan budur abi.” Derken sertçe koyuyor bardağın götünü masaya. Bu hareket hepimizde ayrı bir hava uyandırıyor hepimizi ayrı bir poza sokuyor. Ben kendimi Rezervuar Köpekleri filminin içinde o takım elbiseyle dururken görüyorum. Antonyus dik bakıyor herkese “itirazı olan var mı?” diye soruyor. Kimseden ses çıkmayınca askerlere kaş göz işareti yapıyor ikisi mutfağa koşuyorlar. Bir iki dakika sonra biri elinde şampanya diğeri  elinde yılbaşında takılan o huni şapkalarla geliyor ve herkese dağıtıyor birer tane. Ne olduğunu anlamadan Kara Murat bir elini benim omzuma bir elini Antonyus’un omzuna atarak ve de detonenin Allah’ı olarak başlıyor bağırmaya “Bu geceeee bardaaaa yarın daa baaardaaa bundan böyle her gece baaarda…”  kaybediyoruz kendimizi hep bir ağzdan tekrarlıyoruz “bu gece bardaaa yarın da baaardaaa bundan böyle her gece bardaaa… hayda haydaaaa diii haydaaaaaaaaa”

Devrisi gün öğleden sonra üç gibi uyanıyoruz. Biraz daha uyusak soygunu kaçıracağız. Apar topar hazırlanıyoruz. Plan bir kez daha tekrar ediliyor. Saatler ayarlanıyor ve Hiltondan ayrı ayrı çıkıyoruz. Ben döner kapıdan çıkarken ağır çekim görüyorum kendimi evet o filmden Rezervuar Köpekleri’nden fırlamış gibiyim. Kara Murat’tan çarptığım matrix gözlükleriyle çıkıyorum kapıdan. Saçlarım uçuşuyor rüzgarda arkamda döner kapı ağır çekimde dönüyor fonda palp fiction çalıyor böylece sürüyor ağır çekim ta ki Kara Murat’ın döner kapıdan uçup ayağımın dibine düşmesine kadar. O düşünce her şey normale dönüyor. Bütün evren normal hıza dönüyor. Kara Murat silkinerek kalkıyor yerden “Hay seni kapı diye buraya koyanın ben…” diyor.

Yolun karşısına geçiyorum hala bir filmin ağır çekim sahnesindeymişim gibi sağıma soluma bakıyorum. Karşı kaldırımdan Kara Murat yürüyor. Bu gerizekalı yüzünden bankaya varmadan yakalarlar bizi. O kadar şüpheli yürüyor ki yolda. Durup durup arkasına bakıyor, arada bir sırtını duvara yaslayıp öylece bekliyor, bazen yolunun üstündeki apartmanların girişine saklanıp sadece burun kısmını duvarın kenarından gösterecek şekilde yola bakıyor. Islık çalıyorum, duymuyor. Öksürüyorum bakmıyor. Olduğum yerde zıplayıp el kol hareketleri yapıyorum bana mısın demiyor. Kime misin dediği de belli değil. Herkes bakıyor bir o bakmıyor. Dayanamayıp yanına gidiyorum. Sırtını vermiş yine bir apartmanın duvarına öylece duruyor. Beni görünce tutup kolumdan beni de duvara yapıştırıyor. Üçüncü sınıf aksiyon filmlerinin kahramanları gibi konuşmaya başlıyor “heey… ne yapmaya çalıştığını sorabilir miyim sana? Bak dostum eğer bizi yakalayacak olurlarsa o koca kıçını tekmeleyeceklerdir haberin olsun…” konuşmaya devam ediyor o konuştukça, sinirden saçlarımın dimdik olduğunu hissediyorum en sonunda dayanamayıp yakasına yapışıyorum. Burnumun burnuna değeceği kadar yakın mesafeden gözlerinin içine bakarak “lan gerizekalı film mi çeviriyoruz biz burada. Ne yaptığının farkında mısın sen?” diyorum. Gözleri büyüyor birden. Ne diyeceğini bilemiyor ilkin. Silkinip kurtuluyor benden “Tamam hacı sakin ol. Anlıyorum gerginsin ama sakin olmalısın, yoksa şüphe çekersin, her şey normalmiş gibi davran” diyor. Şüphe çekmek mi? Normal davranmak m? Bana bunu onun söylediğine inanamıyorum. Sinir burnumun ucuna kadar geliyor. Görüyorum bir küçük sinir parçası zıplıyor burnumun ucunda işte. Daha fazla tutamıyorum zıplayan siniri salıyorum Kara Murat’ın üstüne “Ya sen ne biçim bir adamsın? Ulan iki saattir şurada yapmadığın artistlik kalmadı. Görmüyor musun herkes sana bakıyor? Ben mi şüphe çekiyorum sen mi?” diyorum anlar umuduyla lakin gel gör ki kafası bir mermer bloğu kadar kalın olduğu için umudum suya düşüyor Kara Murat’ın “ya ne asabi bir adam oldun sen. Şurada havaya gireceğiz iki dakka bir rahat ver aslanım. Her şey kontrol altında. Merak etme. Dont panik hacı, dont panik” demesiyle. Bırakıyorum Kara Murat’ın yakasını umutsuzca. “Havana sıçayım senin çakma rambo” diyorum ve yoluma devam ediyorum.

Alt sokaktan nal sesleri geliyor. Kral Antonyus ve adamları alt sokaktan ilerliyorlar hedefe doğru. Bizim gittiğimiz yoldan alt sokağa açılan ara sokaklardan geçerken görüyoruz birbirimizi. Ben sadece Antonyus’la gözgöze gelmeye çalışıyorum. Fakat nafile. Çok bir şey istemiyorum ki lan ben. Gözüm gözüne bir değse hafiften kırpacağım gözüne değen gözümü her şey yolunda hesabı. Ben ne zaman Antonyusun gözbebeğine diksem gözümü, Antonyus’un gözünün Kara Murat’ta olduğunu görüyorum. Benimle değil de onunla mı gözdeş oluyorlar acaba? Diyorum. Fakat biraz şaşkın, biraz da kızgın bir ifade görüyorum gözünde. Kimi zaman da kaşını gözünü dingildetirken yakalıyorum bir anlam veremiyorum. En iyisi mi kafayı buna yoracağıma arkamdan gelen Kara Murat’a çevirerek yorayım diye düşünerek Kara Murat’tan yana çeviriyorum kafamı ve bu sayede bütün sorularıma cevap buluyorum. Kara Murat, işaret parmağını kaldırmış havaya tuhaf hareketler yapıyor. Anlam veremiyorum bir türlü. İşaret parmağını önce havada dairesel olarak iki tur çevirip sonra ani bir hareketle durdurup bu kez iki kere kesik kesik ileriyi işaret ediyor. Ne yapmaya çalışıyor? Diye düşünürken sesli düşünmüş olacağım ki aynı hareketi önce işaret parmağını öne doğru kesik kesik sallayarak “bu ilerde demek”, sonra yine işaret parmağını kendi etrafında iki tur döndürerek “bu da toplanalım demek. Yani ilerde toplanalım” açıklamasında bulunuyor. Omzundan tutarak önüme katıyorum onu “Yürü be gerizekalı yürü” diyerek. Birden bir şey hatırlamış gibi dönüp bana bakıyor “Hacı sen askerliği nerede yaptın?” gereksiz sorusunu yöneltiyor. “Kayseri Hava İndirme” diyorum dişlerimin arasından. “Oooo…” diyor. Ne ooo su lan? Ne oosu? Yumruğumu kaldırıyorum kafasının üstüne “Çok konuşma indireceğim sana da havadan bir tane. Zaten iki yüz elli gram beynin var onu da bana harcatma” diyorum. Bu kez “Voouuvv” diyor. Pis bakıyorum yüzüne. Yüzüme bakmadan “Errrrkeeekkk gelmiş. Hoş geldin nerelerdeydin otuz yıldır” diyor. Söylediğine kızsam da söyleyişi güldürüyor beni. Gülüyorum ben de ona bakmadan. Güldüğümü görüyor sarılıyor boynuma. Saçlarımı okşuyor “Merak etme her şey çok iyi olacak… her şey… iyi olacak..” diyor babacan bir tavırla. Yürümeye devam ediyoruz yolun sonunda bizi bekleyen kaderimize doğru…

Bankanın ön tarafında buluşuyoruz. Buluşur buluşmaz Antonyus Murat’ın koluna yapışıyor. Etrafa gizli bakışlar atarak ve sanki Murat’la konuşmuyormuş gibi yaparak “Ulan ne hareket yapıyorsun. O kadar kaş göz işareti yapıyorum anlamıyor musun? Yakalanacağız senin yüzünden eşek herif” diye çıkışıyor. Kara Murat bozuluyor bu çıkışmaya ama çaktırmıyor bize. “Ya siz hiç mi film izlemediniz? Ne heyecansız adamlarsınız be? Ulan ot geldiniz ot gideceksiniz. Rahat olun abi bir ya rahat olun. Tadını çıkarın. Sanki her gün banka soyuyorsunuz.” Antonyus bana dönerek “Hacı sustur şunu elimden bir kaza çıkacak.” Diyor sonra Murat’a dönerek “Biraz daha bağır istersen. Bak şu karşı binadakiler duymadı. İstersen benim tellallardan birini yollayayım o buralarda davulla dolaşsın bağıra bağıra… bu gün saat 5 te bankayı soyacaklaaaar… duyduk duymadık demeyiiin..diye” tutamıyorum kendimi gülüyorum. Kara Murat sinirleniyor bana. Onun sinirlendiğini ağzını eğerek “Heee çok komik değil mi?” demesinden anlıyorum. “Neyse, neyse” diyerek idareyi ele alıyor Kral Antonyus. Öyle ya alem buysa Kral Antonyus. Bir süre bankayı izliyoruz sessizce bulunduğumuz yerden.

Vezne kapanıyor personelin çoğu teker teker çıkıyor bankadan. Güvenlik görevlisi gelip kapıyı kilitliyor ve bizde soygun için harekete geçiyoruz. Dün akşam kara Murat’ın “Orasını bana bırakın abicim” dediği yerden başlayacak soygun. Yani Kara Murat’a bırakılan kısımdan. O yüzden hepimiz tedirginiz çünkü buraya gelene kadar yaptıklarını hepimiz biliyoruz. Kara Murat, Antonyus’a dönüyor “Başlayalım mı şef?” diyor. Evet sanrım korktuğum başıma gelecek. Aynı şeyden sadece ben korkmuyorum Kara Murat’ın, Antonyus’a “şef” demesinden sonra Antonyus’un sinirle la havle çekmesinden anlıyorum ki o da benimle aynı korkuları, kaygılar paylaşıyor. “Bak Muradım istersen bu gün bu iş erteleyelim. Akşam şu planı bir daha gözden geçirelim. Sanki eksiklikler varmış gibi geliyor bana.” Diyor Antonyus. Lakin Kara Murat yüzüp yüzüp kuyruğuna geldiğimiz kanısında olduğu için bırakmak istemiyor bu noktada ve hayran kalınacak bir ‘kendine güven’le konuşuyor “Antonyus abim, çoğu gitti azı kaldı. Vallahi bak en kolay kısımdayız inan bana. İçeri gireceğiz parayı alıp çıkacağız budur.” Diyor fakat onun bu tavrı bizim korkularımızı kaygılarımız katlıyor. Antonyus şansını tekrar denemek için “Peki nasıl gireceğiz oğlum biz içeri?” diye soruyor. Hani belki Kara Murat saçmalar da bir şekilde bunu otel odasına götürürüz, herkesin içinde yapamıyoruz orada bir temiz döveriz yarın bir temiz dayak yemiş ve bu dayak sayesinde aklı başına gelmiş bambaşka bir Murat’la bu planı hayata geçiririz diye düşündüğünden adım kadar emin oluyorum bu sorusuyla. “Sen başlama işaretini ver gerisine karışma be abim. Hadi ver şu işareti bitirip gidelim bir an önce. Acelemiz var bizim daha fazla bekleyemeyiz. Biliyorsunuz, küçük kardeş, onun vücudundaki hain virüsten hızlı olmalıyız” diyerek ve bizi can evimizden vurarak sürdürüyor konuşmasını. “Oh Tanrım! O daha küçücük ve onun küçük dünyası bizim ellerimizde. Hayat ne kadar acımasız. Belki yarın arkadaşları gibi koşup oynayamayacak, erik ağacına çıkamayacak belki hiçbir zaman. Belki şu an saklambaç oynamak istiyordur bir daha hiç oynayamayacağını bilemeden, zilleri çalıp kaçamayacak belki hiçbir zaman… Şimdi küçük kardeş her şeyden habersiz o soğuk hastane odasında yatıyor. Ama biz ne yapıyoruz? Burada durmuş yok yarın gelelim öbür gün gelelim olmazsa haftaya bakalım diyoruz. Pekala beyler, dönelim geriye, dönelim otel odamıza, alalım en pahalısından viskimizi ve şu lanet olası planımıza bir daha göz atalım. Bu arada da Tanrı’ya dua edelim: Ooo Tanrım lütfen biraz bekle, küçük kardeşi yanına alma hemen. Biz planı bir daha gözden geçirelim sen de biraz oyalan istersen ha? Kendine bir içki al ve biraz dinlen. Pekala beyler haydi dönelim” Hepimiz olduğumuz yerde çakılmış kalmıştık. Gözlerimizden birer damla yaş elmacık kemiklerimizden süzülüp, yanağımızı yarıp çenemizden yere damlamasını beklerken ve bakarken arkasından, Kara Murat iki kolunu yana açmış, çarmıha gerilmiş İsa gibi görünüyordu ve otele doğru bir sarhoş gibi yalpalayarak yürüyordu. Sessizlik gelip kurulmuştu aramıza. Birbirime ulaşmamıza en büyük engeldi sanki ve bu engeli Antonyus yıkıyordu titrek bir sesle “Muraaaatt..” diye seslenerek. Kara Murat hala aynı pozisyonda yüzünü bize döndü. Kollarının açık olması sanki bizi ona davet ediyor gibi. Koşup sarılıyoruz ona. Önce Antonyus, sonra ben ve sonra askerler. Göz yaşlarımız birbirine karışıyor. “Her şey çok güzel olacak… çok güzel…” diyorum hıçkırarak. “Ya hep ya hiç” diyor Kara Murat, Antonyus’u bekliyoruz onunda bir şey söylemesi gerekir gibi bir düşünceyle. O da bir süre bekledikten sonra kafasını Kara Murat’ın omzundan kaldırıp, “Sen yoksan bir kişi eksiğiz” diyor. Anlam veremiyorum, Kara Murat’ta bir anlam veremiyor, bizim anlamsız bakışlarımız yüzünden değiştirmek zorunda kalıyor Antonyus cümlesini ve “Birimiz hepimiz, hepimiz… hepimize… hep…” diye saçmalamasını sürdürüyor ve ben bu cümleyi bir yere bağlayamayacağını bildiğimden -ki bu konuda tecrübeliyim. Dün geceden beri bir yere bağlanmayan cümleler konusunda doktora tezi hazırlayacak kadar akademik bilgiye sahibim- “Hepimiz birimiz için abi, birimiz…” diyorum ve Antonyus unuttuğu bir şeyi hatırlamış gibi “Hay yaşa sen. Ağzımdan aldın vallahi. Hepimiz birimiz, birimiz de hepimiz… için.” Diyor. Sondaki “için” kelimesinden önce uzun ve de unuttuğunu zannettirir bir boşluk bırakarak. Antonyus ana konuya dönerek içine düştüğü durumdan kurtulacağını düşünüyor olacak ki ilk kavşaktan “Evet Muradım, top sende artık” dönüş cümlesiyle ana konuya dalıyor ve her şeyin unutulmasında gerçekten etkili oluyor bu cümle. Kara Murat topu göğsünde yumuşatıp yavaşça ayağından yere indiren sonra da bu şekilde gazetecilere poz veren futbolcular gibi iki elini beline koyup “şimdi beni iyi dinleyin. Ben işaret vermeden kimse harekete geçmesin. Antonyus abim ve sen, ben içeri girdikten sonra kapıya yaklaşın ben kapıyı açtırıcam ve askerler, siz de gözünüzü dört açın. Bir terslik olursa bize bildirmek için bankaya koşun ve atları hazır edin anlaşıldı mı?” diyerek talimatlarını yağdırıyor. Biraz önceki kaygılarımız bir anda tekrar gözümüzde belirse de az önceki duygusal sahnenin utancından hiçbir şey diyemiyoruz. Kara murat bana dönüyor ve “Bankamatik kartını ver” diyor. Hemen cüzdanı çıkarıp kartımı Kara Murat’a uzatıyorum. “Hesabında para var mı?” diye soruyor. “Neden soruyorsun ki?” diyorum. Doğru düzgün hesabım olsa konuyu uzatmam var derim geçerim. Hatta param olmasa yok derim geçerim lakin bakiyem ekside, yani bankaya borçlanmışım bu da yetmemiş borcum olan bankayı soyuyorum ki bu ayrı bir utanç kaynağı oluyor benim için. Yarın öbür gün yakalanırsam eğer banka sahibi yüzüme tükürmez mi yani? “Ulan paran bitti para verdik. Daha ne yapsaydık sana arkadaş? Ya ne nankör bir insanmışsın be. Memlekette banka mı kalmadı da gelip sana borç veren bankayı soyuyorsun” dese ne derim ben diye düşünürken Kara Murat, “Ya arkadaşım paranda gözümüz yok bir söylesene var mı yok mu? Allah Allah korkma borç istemeyeceğiz” diyor. O konuşurken herkesin yüzündeki “hadi söyleyeceksen söyle de başlayalım biran önce” sabırsızlığını görüyorum. “Yok abi ayıp ediyorsun benim param sizin paranız. Hesabım ekside” diyorum. Kara Murat bir süre yüzüme bakıyor. Patlamaya hazır bir volkan gibi duruyor yüzü. Belli ki sıkıyor kendini, yüzünün her milimi titremeye başlıyor çünkü ve sonunda patlıyor gülerek “Ne borcun mu var yani bankaya? Ulan ne nankör adamsın sen be. Bak parasız kalmışsın borç vermişler sana daha ne yapsınlar ha? Bir de koynuna mı girselerdi yani. Sen kalk utanmadan borç aldığın bankayı soy” diyor ve gülmeye devam ediyor. Birden onu biraz önce düşündüğüm banka müdürü sanmış olacağım ki hızlı bir açıklamaya kaptırıyorum kendimi “Arkadaş, kara kaşıma kara gözüme mi verdiniz o borcu? Dünyanın en yüksek faizini işletmiyor musunuz? Asıl siz utanın be. İnsanların yoksulluğundan nasılda faydalanıyorsunuz? Parayla para satıyorsunuz. Tefeciden ne farkınız var ulan sizin. Tefeci en azından adamın canını alıyor siz onurunu alıyorsunuz elinden” nasıl bağırmışsam Kara Murat eliyle ağzımı kapatıp “Tamam aslanım tamam. Buna da bir şey söylenmeye gelmiyor. Hayır varsa paran miktarını söyle o kadarını bankada bırakalım parasız kalma diyecektim” diyor ve sonuna da aptal sırıtışını eklemeyi ihmal etmiyor. Onun bu aptalca esprisine “Haa.. yok… borcumu ödeyip bakiyeyi sıfırlayın yeter”  iğrençliğinde başka bir espriyle cevap veriyorum. Gülüşüyoruz. Sonra Kara Murat yüzünü bankadan yana çevirip “Ben gidiyorum” diyor hiçbir söz hiçbir cevap beklemeden uzaklaşıyor bulunduğumuz kaldırımdan karşı kaldırıma doğru.

Artık geri dönüşü yoktu. Hepimiz nefeslerimizi tutmuş Kara Murat’ı izliyorduk. Karşı kaldırımda bankanın yan cephesinde duran bankamatiğe gitti kartı taktı içeriye bakıyordu bir yandan. Onun baktığı tarafa ben de baktım güvenlik görevlisi kapının yanındaki koltukta oturmuş gazete okuyordu. Birden Kara Murat Bankamatiğe vurmaya başladı. “Hay Allah kahretsin. Ulan kartı alacak zaman mı? Ver ulan o kartı versene bee…” Ne yapmaya çalıştığını henüz anlamış değildim. Gözüm güvenlik görevlisindeydi. Baktığımda güvenlik görevlisi ayağa kalkmış kapıyı açıyordu. Evet, Kara Murat’ın o kısmı bana bırakın ben hallederim dediği yer tam burası olmalıydı çünkü bankanın kapısı açılıyordu. Güvenlik görevlisi kapıyı açıp kafasını dışarı uzatıp ve Kara Murat’a bir problem olup olmadığını sorunca Kara Murat durumu anlatmak bahanesiyle kapının yanına kadar geldi. Konuşurken bize baktığını gördüm. Bir an için göz göze geldik ve bir hamlede adamı içeri itti ve bir masanın arkasına çektiğini gördüm. Antonyus bana döndü. Evet sıra bize gelmişti. “Gidelim mi hacı?” dedi. Hiçbir şey söylemeden karşı kaldırıma yönelerek onayladım onu. Arkamdan gelirken askerlerine dönüp “Hazırlıklı olun ve gözünüzü dört açın” dedi.

Bankanın aralık kalan kapısından içeri girdik. Kara Murat bir masanın arkasında, güvenlik görevlisini dizinin dibine yatırmış kravatıyla ağzını, kemeriyle de ellerini bağlamış öylece bekliyordu. Biz içeri girip masaya yöneldiğimizde kafasını masanın arkasından çıkarıp bana “Kapıyı kapatın kapıyı” dedi. Durup kapıya yöneldim. Kapıyı kapatırken, karşı kaldırımda duran askerleri gördüm. Bir acayiplik vardı hallerinde. Atların iplerini çözüyorlardı. Bir bankaya bir sokağın başına bakıyorlardı. Onların baktığı yere ben de baktım. Gelen zırhlı bir banka aracıydı ve bildiğime göre içinde en az iki tane otomatik silahlı güvenlik görevlisi bulunuyordu. Kapıyı kilitleyip hemen bizimkilerin yanına koştum ve durumu anlattım. Kara Murat güvenlik görevlisinin ağzını açtı ne için gelindiğini sordu. Adam, gelenlerin şubelerdeki paraları topladıklarını söyledi. Yani onlar da parayı almak için geliyorlardı ve onların bizim gibi bir plana ve de bu kadar teferruata ihtiyacı yoktu. Birden şunun ayrımına vardım onlar da sanki bankayı soyacaklarmış gibi iki silah ve bir arabayla geliyorlardı. Onlar yapınca yasal biz yapınca soygun oluyordu işte. Demek ki bankadan yüklü para çıkarmak istediğinde ne olursa olsun silah ve araba şarttı yani. Galiba bunları Kara Murat’ta düşünmüş olacak ki hemen güvenlik görevlisini oracıkta soydu ve onun elbiselerini kendi giydi. Adamın ağzını bağladığı kravatı alıp yerine kendi boxer’ını tıkmasını hiç hoş bulmadım doğrusu. Zırhlı araç kapıya yanaşmıştı. Kıpırdamamızı ve ses çıkarmamızı tembihledikten sonra kapıya yöneldi. Kapıyı açtı ve güvenlik görevlilerini içeri alıp önlerine kattı. Asansöre doğru ilerliyorlarken Kara Murat işaret parmağını havaya kaldırdı, önce ileriye doğru iki kesik hareket yapıp durdu sonra parmağını kendi etrafında iki tur çevirdi. Antonyus şaşkın bana bakıyordu, “İleride toplanalım diyor” dedim. Antonyus hala şaşkın “Ulan ilerisi mi kalmış? Asansöre geldiler işte” dedi. O sıra bir gürültü duyduk. Kafamızı masadan çıkarıp baktığımızda Kara Murat iki adamı da yere sermişti. Bize doğru döndü. “E Hacı hadi ama iki saattir işaret veriyorum ileride buluşalım diye. Ohooo … işimiz var sizle.” Diyerek asansöre yöneldi. Biz de arkasından azarlanmış çocuk ezikliğiyle asansöre seğirttik ve kasaya indik. Kara Murat adamların otomatik silahlarından birini, Antonyus da diğerini almıştı. Asansörden çıktığımızda karşımızda iki banka personelini bulduk. Oturmuş para sayıyorlardı. Bizi görünce ne yapacaklarını şaşırdılar. Biri iki elini havaya kaldırdı. Diğeri de kaldırsın diye bekledik bir süre ama o donup kalmıştı Allah’tan arkadaşı dirseğiyle dürttü de onu kendine gelebildi. Kara Murat adamlara doğru ilerledi. “Bu bir soygundur” dedi adet olduğu üzere ve devam etti “Ellerinizi görebileceğim bir yere koyun. Sakın bir yanlış yapmayın yoksa ben yanlışların en büyüğünü yaparım” dedi. Sonra önlerine yerde boş duran torbaları atarak doldurmalarını söyledi. Birkaç torba dolunca Kara Murat adamlara “Bırakın” diye buyurdu adamlarda bıraktılar. Her birini ben sıkıca bağladım. Torbaları alıp asansöre yöneldik. Birbirimize bakıyorduk ve gülmemek için zor tutuyorduk kendimizi bu kadar basit olabileceğini sanırım üçümüz de düşünmüyorduk. Asansörün kapısı açıldığında biraz önce bağladığımız bankanın güvenlik görevlisinin yanında eli silahlı başka bir adam gördük. Asansörün kapısının açıldığını hissetmiş olacak ki biz doğru döndü ve dönmesiyle ateş açması bir oldu. Hepimiz kendimizi bir yerlere savurduk. Kara Murat’ta o yöne ateş etmeye başladı. Bir masanın arkasına saklanmış sadece kapıyı görebiliyordum. Kucağımdaki para torbasını sımsıkı sarmalamıştım ve sanki küçük kardeşin hayatının üçte birini ben tutuyordum. Görebildiğim tek yere kapıya bakıyordum. Aradaki mesafeyi kestirmeye çalışıyorum. Belki koşarsam kapıdan çıkabilirim kucağımda küçük kardeşin hayatının üçte biriyle. Kafamı masanın altından çıkardım fakat çıkarmamla kurşunların başımın üstünden geçmesi bir oludu. Tekrar kapandım masanın altına. Bir süre sonra sustu her şey. Büyük bir sessizlik ve barut kokusu doldurdu bankanın içini. Bu sessizlik sırasında duyabildim nal seslerini. Ne olduğunu anlamadan kapıyı bir çifteyle açıp içeri girdi Antonyus’un adamları at sırtında. Biri bana doğru geldi masamın önünde bir tur attı. O sıra görebildi beni. Görür görmez de “Atla” dedi. Atla? Allah kahretsin! Neden bilmediğim şeyler hep gelip hayatımın en kritik yerinde karşıma çıkmak zorunda? Nasıl atlayayım lan ben buna? Hergün atladığım bir şey değil ki. İlk defa dün atlamaya çalıştım. Ona da atlamak denmez ki. Küçük çocuklar gibi olduğum yerde sıçradım birkaç kez. Ses tekrarladı “Ne duruyorsun atla…” ulan atla demesi kolay atla olan sensin tabi. Hem bu sesi tanıyorum ben kapının ardındaki, ön diş yoksunu asker. Kara Murat’a parola soran. Ben de acaba parola diye sorsam vakit kazanır mıyım diye düşündüm ilkin. Birden kucağımda küçük kardeşi tuttuğumu hatırladım. Askerin yüzüne baktım. Küçük gözleri kısık. Bir şey söyleyecek gibi kıpırdıyor dudakları. Duymak için eğiliyorum. “Atla” diyor. Hay anasını be. Tamam ulan atlarım nedir yani? Herkes atlamayla bozmuş. Yavaşça doğruluyorum yerimden. İşte yine bütün evren ağır çekim. Kucağımda sımsıkı tutuyorum küçük kardeşi. Ağır çekim sol ayağımı atıyorum önüme. Gözüm karşıda. Ön diş yoksunu bağırıyor. Her şey ağır çekim olduğu için ağız burun birbirine girmiş görünüyor. Koşuyorum fonda ön diş yoksununun sesiyle “Oaaattllloaaa……” Ağır çekim sıçrıyorum olduğum yerde. Zemini geride bırakıyorum. Neredeyse at bile aşağıda kalıyor. Yavaşça tekrar ata doğru yaklaşıyorum. Gözlerimi kapatıyorum ve kasıklarımda müthiş bir ağrı hissediyorum. Gözümü açtığımda ön diş yoksunun ensesi sandığım birinin ensesiyle karşılaşıyorum. Başardım. İlk defa ata atladım. Bu sırada diğerleri çoktan diğer ata atlamışlar kapıya doğru dörtnala koşuyorlar. En son biz çıkıyoruz bankadan. Öce kordona iniyoruz. Arkamızda polis sirenleri. Arkaya bakıyorum hep yetişecekler korkusuyla. Kafamı çevirdiğimde Kara Murat ve Antonyus’un atlarının havalandığını görüyorum. Onların atı havalanıyorsa sıra bizde diye düşünmekten ön diş yoksununa sarılmak gelmiyor aklıma. Bizim at da havalandığında ben atın terkisinden yavaşça kayıyorum aşağı doğru. Son bir hamleyle elimdeki para torbasını ön diş yoksununun kucağına bırakıp düşüşümü ve uzaklaşıp giden atları seyrediyorum….

Beyaz duvarlı oda… beyaz yatak çarşafları… beyaz yatak demirleri… beyaz komodin… beyaz pet bardak… bu beyazlığın içinde simsiyahım ben… işte bu beyaz odada tutuyorlar beni. Bütün gün yüzümde anlamsız bir tebessümle bekliyorum. Onlardan bana kalan son kareyi anımsayarak: Ben yere düştüğümde Kara Murat ve Antonyus durdurup atlarını bana doğru çevirdiler. Arkalarında batan güneş ve onlar o güneşin önünde koyu iki siluetti. Sonra kara Murat’ın sesini duydum “Hacııı… merak etme… parayı verip hemen döneceğiz. Seni kurtaracağız” diyerek atlarını şaha kaldırıp gittiler. Biliyorum bir gün muhakkak gelecekler. Biraz da o yüzden yazıyorum sana. Geldiler mi? Gördün mü? Eğer görürsen söyle acele etmesinler. Benim vaktim çok ben beklerim…..

04.05.2009/İzmir

Yorumlar


Join my mailing list

Thanks for submitting!

© 2023 by The Book Lover. Proudly created with Wix.com

bottom of page